<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>NET TÜRK</title>
    <link>https://www.netturk.com.tr</link>
    <description>Net Turk TV</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.netturk.com.tr/rss/gundem" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 16 Apr 2026 09:21:41 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/rss/gundem"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Irmak Zileli’nin 'Şimdi Buradaydı' romanına dair!]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/irmak-zilelinin-simdi-buradaydi-romanina-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/irmak-zilelinin-simdi-buradaydi-romanina-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Irmak Zileli, son romanı ‘Şimdi Buradaydı’ ile insan ruhunun karanlık koridorlarında bir yolculuğa çıkarıyor. Roman, bilinç akışı tekniğiyle okuru çarpıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p data-end="578" data-start="456"><a href="http://www.netturk.com.tr"><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></a></p>

<p data-end="578" data-start="456"><strong>ANALİZ</strong>'<em>HABER</em> - Edebiyat dünyasında her romanıyla yeni kapılar açan Irmak Zileli, son romanı <em data-end="676" data-start="657">“Şimdi Buradaydı”</em> ile okuru bir kez daha insan ruhunun derin, karanlık ve karmaşık dehlizlerine davet ediyor. Zileli, Gazete Pencere’den Eda Köprü Yılmayan’a verdiği röportajda yazarlık serüveninden bilinç akışı tekniğine, kötülüğün kaynaklarına dair düşüncelerinden bireysel ve toplumsal travmaların edebiyata yansımasına kadar pek çok meseleye ışık tuttu. Röportaj, sadece bir kitabın değil, bir yazarın iç dünyasının, düşünce yapısının ve edebi arayışlarının haritası niteliğinde.</p>

<p data-end="1183" data-start="1144"><strong data-end="1183" data-start="1148">YAZMAK, ÖNCELİKLE KENDİM İÇİN!&nbsp;&nbsp;</strong></p>

<p data-end="1411" data-start="1185">Irmak Zileli, yazarlığı bir macera, bir keşif süreci olarak görüyor. Yazmak onun için yalnızca hikâye anlatmak değil, anlamaya çalışmak, derinleşmek, kazmak ve yeni ifade biçimleri aramak. Röportajda şu sözleri dile getiriyor:</p>

<blockquote data-end="1662" data-start="1413">
<p data-end="1662" data-start="1415">“Yazmanın öncelikle bana haz vermesi gerekir. Önce kendim için yazıyorum. O eylemin kendisinden zevk alıyorum. Keşfettirdiklerinden, kazı yapmaktan, derinleşmekten, yeni söyleme biçimlerini aramaktan… Anlatmaktan çok anlamanın yollarını arıyorum.”</p>
</blockquote>

<p data-end="2032" data-start="1664">Bu yaklaşımı, romanlarının yapısal dokusuna da yansıyor. <em data-end="1738" data-start="1721">Şimdi Buradaydı</em> da bu yolculuğun son durağı. Okuru bir hikâyenin dış gözlemcisi olmaktan çıkarıp karakterlerin iç dünyasına sokan roman, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış bir metin. Böylece okur, karakterlerin zihninden geçenlerle yüzleşiyor, bir tanık olmaktan çok deneyimin içinden geçen biri haline geliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p data-end="2101" data-start="2034"><strong data-end="2101" data-start="2038">KÖTÜLÜĞÜN KAYNAKLARINA DALDIM&nbsp;</strong></p>

<p data-end="2428" data-start="2103">Zileli’nin yazarlık süreci uzun ve disiplinler arası bir araştırmaya dayanıyor. Röportajda, her romanına hazırlanırken yaklaşık 2-2,5 yıl süren bir okuma dönemi geçirdiğini anlatıyor. Felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi alanlardan beslenen yazar, bu süreçte kötülüğün hem bireysel hem toplumsal kaynaklarını anlamaya çalışmış.</p>

<p data-end="2843" data-start="2430">Okuduğu eserler arasında Rene Girard’ın <em data-end="2490" data-start="2470">Şiddet ve Kutsal’ı</em>, Byung-Chul Han’ın <em data-end="2531" data-start="2510">Şiddetin Topolojisi</em>, Arno Gruen’in <em data-end="2566" data-start="2547">Normalin Deliliği</em>, Otto F. Kernberg’in <em data-end="2643" data-start="2588">Sapıklıklarda ve Kişilik Bozukluklarında Saldırganlık</em> kitabı ve Elda Abrevaya’nın <em data-end="2709" data-start="2672">Deliliğin Tutkusu/Tutkunun Deliliği</em> öne çıkıyor. Zileli, ayrıca Darian Leader’ın <em data-end="2771" data-start="2755">Delilik Nedir?</em> kitabıyla da norm ve delilik kavramları üzerine düşündüğünü belirtiyor.</p>

<p data-end="3069" data-start="2845">Bu yoğun okuma süreci, romanın karakterlerini psikanalitik açıdan derinleştirmesine, onları yalnızca birer kurgu figürü değil, ruhsal katmanları olan insanlar olarak inşa etmesine olanak tanıyor. Röportajda şunları söylüyor:</p>

<blockquote data-end="3318" data-start="3071">
<p data-end="3318" data-start="3073">“Bir seans odasında geçecek olan bir roman yazıyorsam, terapist ile danışanı arasındaki ilişkiye çok daha yakından bakmam gerektiği düşüncesiyle psikanalizin aktarım ve karşı aktarım kavramları konusunda beni besleyecek kitaplar okumam gerekti.”</p>
</blockquote>

<p data-end="3492" data-start="3320">Bu satırlardan, Zileli’nin romanını yalnızca bir kurmaca eser değil, aynı zamanda insan ruhunun karanlık köşelerini araştıran bir psikanaliz metni gibi gördüğü anlaşılıyor.</p>

<p data-end="3547" data-start="3494"><strong data-end="3547" data-start="3498">BİLİNÇ AKIŞI: OLAYLAR DEĞİL İÇİNDEKİ İNSAN&nbsp;</strong></p>

<p data-end="3873" data-start="3549">Romanın biçimsel temel taşlarından biri olan bilinç akışı tekniği, Zileli için yalnızca bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda bir gerçeklik anlayışı. Röportajda, bilinç akışı tekniğinin “gerçekliğin ancak bireyin bilincini, öznelliğini metne yansıtarak temsil edilebileceğini” savunan bir anlayışın ürünü olduğunu söylüyor.</p>

<blockquote data-end="4073" data-start="3875">
<p data-end="4073" data-start="3877">“Aslolan olaylar değildir, o olayların içindeki insandır. O insanın bilincinden geçenler, algıları, ruhsal dünyası, zihninin ritmi, seçtiği kelimeler, çağrışımları… Yani aslında nesnellik yoktur.”</p>
</blockquote>

<p data-end="4440" data-start="4075">Bu teknik, okuru bir tanık değil, olayların içinden geçen, deneyimlerin akışında yol alan bir özne haline getiriyor. Virginia Woolf, James Joyce, William Faulkner gibi yazarların öncülüğünde edebiyata kazandırılan bilinç akışı, Zileli’nin ellerinde her karakter için yeniden şekilleniyor. Çünkü her karakterin bilinci biricik ve metnin sesi o biriciklikten doğuyor.</p>

<blockquote data-end="4628" data-start="4442">
<p data-end="4628" data-start="4444">“Okur bir dinleyici konumunda olmaktan çok, karakterin zihninden geçenlere, bilincin akışına, ritmine, sesine maruz kalıyor. Bırakın tanık olmayı, karakterle birlikte yaşıyormuş gibi.”</p>
</blockquote>

<p data-end="4665" data-start="4630"><strong data-end="4665" data-start="4634">KURMACA BİR OYUN ALANI&nbsp;</strong></p>

<p data-end="5065" data-start="4667">Zileli, kurmacayı bir oyun alanı olarak görüyor. Yazar, karakter ve okur arasında kurulan bu oyunda herkesin farklı bir rolü var. Yazar yazarken, okur da okurken karakterin yerine geçiyor. Bu oyun, metnin tiyatro ve sinema gibi sahne sanatlarına da uyarlanabilir bir yapıda olmasını sağlıyor. Çünkü okur, kelimeler ve cümlelerle değil, karakterin yaşadıklarının sahnelendiği bir mekâna adım atıyor.</p>

<p data-end="5277" data-start="5067">Bu bakış, Zileli’nin edebi arayışlarının da merkezinde. Röportajda, her metinde yeni anlatım biçimleri aradığını, tekrarların kendisine zevk vermediğini, yazının kendisinin bir keşif süreci olduğunu belirtiyor.</p>

<blockquote data-end="5383" data-start="5279">
<p data-end="5383" data-start="5281">“Mesele bulmak değil, aramaktır. O arayış esnasında bulunan başka şeylerdir. İnsana dair keşiflerdir.”</p>
</blockquote>

<p data-end="5426" data-start="5385"><strong data-end="5426" data-start="5389">ERİL TAHAKKÜM: ANNE VE BABASIZLIK&nbsp;</strong></p>

<p data-end="5678" data-start="5428">Romanın temalarından biri de anne tahakkümü ve eril şiddetin yalnızca erkek figürlerden değil, annelerden de gelebileceği fikri. Patriarkal sistemin kadınları da etkisi altına aldığını vurgulayan Zileli, “erillik sadece erkeğe mahsus değildir” diyor.</p>

<p data-end="5946" data-start="5680">Anne karakterlerin davranışlarının, kendi bastırılmış travmalarından, toplumun ve kültürün dayattığı rollerden kaynaklandığını anlatan yazar, bu durumun bireyin özgürleşmesini engelleyen bir şiddet biçimine dönüştüğünü ifade ediyor. Röportajda şu tespitleri yapıyor:</p>

<blockquote data-end="6180" data-start="5948">
<p data-end="6180" data-start="5950">“Toplum, şiddet uygulayanlar ile buna maruz kalanların kesin ve net sınırlarla ayrıştığı bir arena değil. Şiddete maruz kalanın yarın şiddetin failine dönüşmesi pekâlâ mümkün, eğer deneyimine gözünü dikip bakmaz ve dönüştürmezse.”</p>
</blockquote>

<p data-end="6225" data-start="6182"><strong data-end="6225" data-start="6186">HANİ BANA: DIŞLANMIŞLIĞIN ÇIĞLIĞI&nbsp;</strong></p>

<p data-end="6469" data-start="6227">Romanın sonunda yer alan “hani bana” ifadesi, Zileli’nin çocukluğundan bugüne taşıdığı bir anlam dünyasına kapı aralıyor. Çocuk oyunlarından hatırladığımız bu ifade, dışlanmışlığın, ötekiliğin, kolektif bir emeğin dışında bırakılanın çığlığı.</p>

<blockquote data-end="6601" data-start="6471">
<p data-end="6601" data-start="6473">“Hani bana, haksızlığa uğrayan birinin çığlığıdır. O, eylemin parçası olamayan, dışarıda bırakılan, gözetilmeyen, ihmal edilen.”</p>
</blockquote>

<p data-end="6875" data-start="6603">Zileli, bu ifadenin toplumda hep dışarıda kalan birinin varlığını hatırlatan bir metafor olduğunu söylüyor. “Oyun, bunu ifade etmenin, sağaltmanın ve kabullenmenin bir aracıdır,” diyerek bu dışlanmışlığın aynı zamanda bir dayanışma ve farkındalık imkânı sunduğunu ekliyor.</p>

<hr data-end="6880" data-start="6877" />
<p data-end="6923" data-start="6882"><strong data-end="6923" data-start="6885">BİR YAZARIN İÇ DÜNYASINA YOLCULUK&nbsp;</strong></p>

<p data-end="7254" data-start="6925">Irmak Zileli, <em data-end="6956" data-start="6939">Şimdi Buradaydı</em> romanıyla yalnızca bir hikâye anlatmıyor; insan ruhunun karanlık taraflarına, kötülüğe, travmalara, ötekiliğe ve şiddete dair derin bir sorgulama gerçekleştiriyor. Yazarlığı, anlam arayışı ve edebi keşif süreciyle örülmüş bir yolculuk. Röportajın sonunda bıraktığı izlenim, şu cümlede özetleniyor:</p>

<blockquote data-end="7297" data-start="7256">
<p data-end="7297" data-start="7258">“Anlatmaktan çok anlamanın peşindeyim.”</p>
</blockquote>

<p data-end="7412" data-start="7299">Ve belki de Irmak Zileli’nin edebiyat serüvenindeki en güçlü mesaj, tam da bu cümlenin içindeki yolculukta saklı.</p>

<blockquote>
<p data-end="236" data-start="185"><strong data-end="236" data-start="191">IRMAK ZİLELİ’NİN TÜM ESERLERİ</strong></p>

<p data-end="440" data-start="238">🎯 <strong data-end="256" data-start="241">EŞİK (2011)</strong><br data-end="259" data-start="256" />
Irmak Zileli’nin ilk romanı. Geçmişle yüzleşme, aile sırları ve bireysel hesaplaşmaların iç içe geçtiği bir hikâye. Türkiye’nin yakın tarihine de incelikli göndermeler barındırıyor.</p>

<p data-end="653" data-start="442">🎯 <strong data-end="474" data-start="445">GÖZLERİNİN ARDINDA (2014)</strong><br data-end="477" data-start="474" />
Kadınlık halleri, aşka ve özgürlüğe dair sorular, kadın bedeni ve kimliği üzerine derinlikli bir roman. Toplumsal normların baskısı altında bireyin içsel yolculuğunu anlatıyor.</p>

<p data-end="880" data-start="655">🎯 <strong data-end="683" data-start="658">ARKADAŞIM İÇİN (2016)</strong><br data-end="686" data-start="683" />
Kadınlar arasındaki dostluğa, sadakate, ihanet ve dayanışmaya odaklanan bir roman. İki kadının geçmişi ve şimdiki zamanı arasında gidip gelen hikâye, arkadaşlığın kırılgan doğasına ışık tutuyor.</p>

<p data-end="1152" data-start="882">🎯 <strong data-end="913" data-start="885">BENDE ÖLEN SENSİN (2018)</strong><br data-end="916" data-start="913" />
Aile içi iktidar ilişkileri, ebeveynlik, çocukluk travmaları ve nesiller arası aktarılan yükler üzerine bir roman. Anlatımında iç monolog ve bilinç akışı tekniklerinin öne çıktığı eser, bireysel belleğin karanlık köşelerini araştırıyor.</p>

<p data-end="1448" data-start="1154">🎯 <strong data-end="1183" data-start="1157">ŞİMDİ BURADAYDI (2023)</strong><br data-end="1186" data-start="1183" />
Zileli’nin son romanı. İnsan ruhunun karanlık yanları, kötülüğün bireysel ve toplumsal kaynakları, delilik, norm ve öteki olma halleri üzerine kurulu. Bilinç akışı tekniğiyle yazılan eser, okuru bir tanık değil, deneyimin içinden geçen bir özne haline getiriyor.</p>
</blockquote>

<p data-end="309" data-start="244"><u><strong data-end="309" data-start="250">YAZARA ANALİTİK BİR BAKIŞ</strong></u></p>

<p data-end="577" data-start="311">🎯 <strong data-end="344" data-start="314">EDEBİYATTA “ANLAM ARAYIŞI”</strong><br data-end="347" data-start="344" />
Irmak Zileli, çağdaş Türk edebiyatında bireysel ve toplumsal belleği, kimlik, öteki olma, aile içi iktidar ve şiddet gibi meseleleri derinlemesine işleyen bir yazar. Onun edebiyatı, anlatmaktan çok “anlamaya” yönelen bir yolculuk.</p>

<p data-end="919" data-start="579">🎯 <strong data-end="633" data-start="582">BİLİNÇ AKIŞI VE İÇ MONOLOG TEKNİKLERİNİN USTASI</strong><br data-end="636" data-start="633" />
Zileli’nin romanları, Virginia Woolf ve James Joyce geleneğinde biçimsel bir cesareti yansıtıyor. Olaylardan çok karakterlerin iç dünyasına, zihinsel ritimlerine, çağrışımlarına odaklanıyor. Okuru pasif bir tanık olmaktan çıkarıp deneyimin içine dahil eden bir anlatım tarzı kuruyor.</p>

<p data-end="1204" data-start="921">🎯 <strong data-end="969" data-start="924">KURMACAYI BİR “OYUN ALANI” OLARAK GÖRÜYOR</strong><br data-end="972" data-start="969" />
Eserlerinde yazar- karakter-okur ilişkisini bir “oyun” olarak tanımlayan Zileli, metinle okur arasında yaratıcı bir etkileşim alanı kuruyor. Bu yaklaşım, romanlarını tiyatro ve sinema gibi sahne sanatlarına da uyarlanabilir kılıyor.</p>

<p data-end="1568" data-start="1206">🎯 <strong data-end="1248" data-start="1209">TOPLUMSAL VE PSİKANALİTİK KATMANLAR</strong><br data-end="1251" data-start="1248" />
Irmak Zileli, sadece bireyin iç dünyasını değil, o iç dünyayı kuşatan toplumsal ve kültürel bağlamları da derinlemesine inceliyor. Her romanı, psikanaliz, sosyoloji ve felsefeden beslenen çok katmanlı bir metin. Bu çok disiplinli bakış, onu edebiyatımızda hem biçimsel hem tematik açıdan özgün bir yere yerleştiriyor.</p>

<p data-end="240" data-start="185"><u><strong data-end="240" data-start="191">BİR ROMAN: ŞİMDİ BURADAYDI</strong></u></p>

<p data-end="650" data-start="242">🎯 <strong data-end="287" data-start="245">İNSAN RUHUNUN KARANLIK YANINA YOLCULUK</strong><br data-end="290" data-start="287" />
Irmak Zileli’nin <em data-end="326" data-start="307">“Şimdi Buradaydı”</em> romanı, bir seans odasında geçiyor. Romanın ana karakteri, terapi sürecinde kendi bilinçaltına, çocukluk travmalarına, bastırılmış anılarına ve karanlık dürtülerine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Roman, okuru terapist ve danışanın ilişkisine tanık etmekle kalmıyor; aynı zamanda bu ilişkinin içinde bir özne haline getiriyor.</p>

<p data-end="990" data-start="652">🎯 <strong data-end="690" data-start="655">BİLİNÇ AKIŞI TEKNİĞİYLE ANLATIM</strong><br data-end="693" data-start="690" />
Zileli, romanı bilinç akışı tekniğiyle kurgulayarak okuru karakterlerin zihinsel dalgalanmalarına, çağrışımlarına ve iç monologlarına ortak ediyor. Okur, anlatının dışından değil, içeriden bakan bir göz haline geliyor. Gerçeklik, karakterlerin algıları üzerinden çok katmanlı bir yapıda sunuluyor.</p>

<p data-end="1366" data-start="992">🎯 <strong data-end="1038" data-start="995">KÖTÜLÜĞÜN, TRAVMANIN VE ŞİDDETİN İZİNDE</strong><br data-end="1041" data-start="1038" />
Roman, kötülüğün bireysel ve toplumsal kökenlerine odaklanıyor. Anne-baba ilişkileri, patriarkal kültürün birey üzerindeki baskısı, travmaların kuşaktan kuşağa aktarımı ve bireyin içindeki şiddet potansiyeli eserin ana meseleleri arasında. Zileli, toplumsal kötülük ve bireysel bozulma arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.</p>

<p data-end="1675" data-start="1368">🎯 <strong data-end="1404" data-start="1371">ÖTEKİ OLMA VE DIŞLANMA TEMASI</strong><br data-end="1407" data-start="1404" />
Kitabın sonunda yer alan “hani bana” ifadesi, romanın ana metaforu. Dışlanmış, göz ardı edilmiş, görünmez kılınmış bireylerin çığlığını simgeliyor. <em data-end="1574" data-start="1555">“Şimdi Buradaydı”</em>, bir öteki olma hikâyesi olduğu kadar, insanın kendini ve başkasını anlamaya çalışmasının da romanı.</p>

<p data-end="7412" data-start="7299"><a href="http://www.netturk.com.tr">www.netturk.com.tr</a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/irmak-zilelinin-simdi-buradaydi-romanina-dair</guid>
      <pubDate>Sun, 04 May 2025 19:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2025/05/irmak-zileli-devam.png" type="image/jpeg" length="59005"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HÜRRİYET'İN HİKAYESİ!]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/hgurriyetin-el-degistirme-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/hgurriyetin-el-degistirme-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ali Dağlar, basın dünyasında bilinen bir isim. Hürriyet gazetesinde 27 yıl boyunca yargı muhabirliği yapmış bir gazeteci. Şimdi ise akademisyen kimliğiyle dikkat çekici bir kitaba imza attı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.netturk.com.tr"><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></a></p>

<p><strong>MEDYA</strong> ' ZADE -&nbsp;El değiştirme süreciyle gündeme oturan Hürriyet Gazetesi, Türkiye’de anaakım medyanın sonunu mu getiriyor? Bu tartışmalar, Ali Dağlar’ın yeni kitabıyla yeniden alevleniyor. Hürriyet Gazetesi’nin El Değiştirme Sürecinde Türkiye’de Anaakım Medyanın Sonu ve Basın Özgürlüğü Sorunu başlıklı kitap, hem basının tarihine ışık tutuyor hem de bağımsız gazeteciliğin kayboluşunu gözler önüne seriyor.</p>

<p>HÜRRİYET’İN ÇEYREK ASIRLIK TANIKLIĞI</p>

<p>Ali Dağlar, basın dünyasında bilinen bir isim. Hürriyet gazetesinde 27 yıl boyunca yargı muhabirliği yapmış bir gazeteci. Şimdi ise akademisyen kimliğiyle dikkat çekiyor. Dağlar, doktora teziyle sadece bir gazetecinin değil, aynı zamanda bir tarihçinin hassasiyetiyle Hürriyet’in el değiştirme sürecini inceliyor. Kitap, Nobel Bilimsel Eserler Yayınevi tarafından okuyucularla buluştu.</p>

<p>Bu çalışma, sadece akademik bir inceleme değil. Aynı zamanda Türk basınının modern tarihine dair samimi bir anlatı. Hürriyet’in Simavi ailesinden Doğan Grubu’na ve son olarak Demirören Grubu’na geçiş hikâyesi, anaakım medyanın dönüşümüne ve basın özgürlüğündeki gerilemeye ayna tutuyor.</p>

<p><img align="left" alt="" height="374" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/11/hurriyet02.png" width="544" />AMİRAL GEMİSİ BATTI MI?</p>

<p>Hürriyet, yıllarca “amiral gemisi” olarak anıldı. Ancak 2018’de Demirören Grubu’na devredilmesiyle birlikte bu sıfatı kaybettiği konuşuluyor. Dağlar’ın kitabı, bu dönüşümün nedenlerini ve sonuçlarını detaylı şekilde analiz ediyor. Hürriyet’in bağımsızlığını yitirdiği, anaakım medyanın sona erdiği görüşü kitapta güçlü bir şekilde savunuluyor.</p>

<p>Kitapta yer alan şu ifadeler durumu özetliyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“1990’lardan itibaren yaşanan ticarileşme, Hürriyet’in anaakım medya kimliğinde aşınmalara yol açtı. Bu aşınma, 2000’li yıllarda artan iktidar baskısıyla hız kazandı. Gazetenin 2018 yılında Demirören Grubu’na devri, Türkiye’de anaakım medyanın da sonunu işaret etmektedir.”</p>

<p>ANA AKIM MEDYANIN SONU MU?</p>

<p>Kitap, sadece Hürriyet’in değil, Türk basınının genel gidişatını da masaya yatırıyor. Büyük sermayenin basına girişiyle medya, güç odaklarının etkisi altına girdi. 12 Eylül 1980 sonrası değişen sahiplik yapısı, gazeteciliği kamu yararından uzaklaştırarak ticarileştirdi. Sonuç: Halk için haber üretmek yerine, sermaye ve iktidar için çalışan bir medya düzeni.</p>

<p>Ali Dağlar’ın ifadesiyle, Hürriyet gazetesinin tarihi, modern Türk basınının da tarihidir. Bu nedenle, Hürriyet’in geçirdiği dönüşüm, tüm sektörün bir aynasıdır.</p>

<p>GAZETECİLİKTEN AKADEMİYE: ALİ DAĞLAR</p>

<p>Ali Dağlar, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Yüksek lisansını tamamladıktan sonra doktora çalışmasını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yaptı. Gazetecilik kariyerinde, özellikle yargı haberleri ve araştırmacı gazetecilik dosyalarıyla tanındı.</p>

<p>Dağlar, gazetecilikteki birikimini akademik çalışmalarına taşıdı. Beşinci kitabı olan bu çalışması, hem gazeteciler hem de akademisyenler için önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor. Daha önce yayınladığı “Rahip Cinayetleri” ve “Ordunun Dayanılmaz Ağırlığı, Basının Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı kitapları da araştırmacı gazeteciliğin başarılı örnekleri arasında sayılıyor.</p>

<p><img align="left" alt="" height="346" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/11/hurriyet01.png" width="537" />ÖZGÜRLÜK MÜ, GÜÇ ODAKLARI MI?</p>

<p>Kitabın en çarpıcı noktalarından biri, basının dördüncü kuvvet olma işlevini kaybettiği savı. Türk basını, tarafsız ve bağımsız duruşuyla demokratik bir denetim mekanizması işlevi görmeliydi. Ancak, özellikle son yıllarda bu rolünü yitirdiği bir gerçek.</p>

<p>Dağlar, kitabında şu soruları soruyor:</p>

<p>&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Türk basını ne zaman bağımsızlığını kaybetti?</p>

<p>&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Anaakım medya kimliğini kaybeden bir gazete, kitlelere hitap etmeye devam edebilir mi?</p>

<p>&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Basın özgürlüğü olmadan demokrasi mümkün mü?</p>

<p>Ali Dağlar’ın kitabı, yalnızca bir dönemi anlatmıyor. Aynı zamanda geleceğe dair bir uyarı niteliği taşıyor. Basının bağımsızlığı, toplumun bağımsızlığıdır. Bu bağımsızlık kaybedildiğinde, demokrasinin temel taşı da yerinden oynar.</p>

<p>Hürriyet’in el değiştirme süreci, sadece bir gazetenin değil, bir ülkenin de hikâyesidir. Ali Dağlar’ın bu çalışması, gazetecilikten akademiye uzanan yolda, gerçeği arayan herkes için bir rehberdir.</p>

<p><a href="http://www.netturk.com.tr"><strong>www.netturk.com.tr</strong></a></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU, MEDYA'ZADE</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/hgurriyetin-el-degistirme-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 22 Nov 2024 15:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/11/3-29.png" type="image/jpeg" length="70134"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nobel Ödülü'nü 'şiirsel anlatım ustası' Han Kang aldı]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/nobel-odulunu-siirsel-anlatim-ustasi-han-kang-aldi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/nobel-odulunu-siirsel-anlatim-ustasi-han-kang-aldi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2024 Nobel Edebiyat Ödülü, bu yıl edebiyat dünyasında ses getirecek bir isme, Güney Koreli yazar Han Kang'a verildi]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.netturk.com.tr"><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></a></p>

<p><font><font>KİTAP'OKU - Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl edebiyat dünyasında ses getirecek bir isme, Güney Koreli yazar Han Kang'a verildi. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nde düzenlenen törenle bu ödüle layık görüldü, yazarın "tarihi travmalarla yüzleşen ve insanın gözyaşlarının kırılganlığını açığa çıkaran yoğun şiirsel düzyazısı" için birinci sınıf görüldü. Han Kang, edebiyatın derin sularına dalarken insanın ruhunun en kuytularına inip, karanlık köşelerde biriken acıları büyük bir ustalıkla kaleme dökmesiyle tanınıyor.</font></font></p>

<p><strong><font><font>1.1 MİLYON DOLARLIK ÖDÜL</font></font></strong></p>

<p><font><font>Ödülle birlikte Han Kang, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan 18. kadın olarak tarihe geçti. İsveç Akademisi, Kang'ın edebiyat eğitimi tam 11 milyon İsveç kronu (1,1 milyon dolar) ile ödüllendirildi. Düşünsenize, kaleminizin gücü bir anda sizi milyonlarca parçacıkla taçlandırıyor. Fakat Meselenin paranın ötesinde, insanlığın insanlığın için bir anlam taşıması; çünkü Nobel'i kazanmak, sadece bir yazar değil, bir insanlığın hikayesi olarak da tarihe geçmek demek.</font></font></p>

<p><font><font>Kang'ın ödülü, Nobel Edebiyat Ödülü'nün yıllarında bir kadın ismi daha kazandırılmış oldu. 1901'den bu yana 117 kez Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen, toplamda 121 farklı yazara ödül verildi. Ödüllerden 4'ü iki farklı yazar arasında ödemeli. Han Kang, bu seçkin listeye girerken aynı zamanda kadın yazarların Nobel ödülü sahnesindeki yeri daha da güçlenmiş oldu.</font></font></p>

<p><strong><font><font>ORHAN PAMUK'UN TARİHİ BAŞARISI</font></font></strong></p>

<p><font><font>Türkiye'de bu ödülün anlamı büyük. 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk Türk yazar Orhan Pamuk olmuştu. Pamuk'un başarısı, Türk edebiyatının tarihi bir dönem olarak kabul ediliyor. Pamuk, Nobel'le sadece Türkiye'nin değil, dünyanın dikkati üzerine çekmişti. O gün sonra, Nobel Edebiyat Ödülü Türkiye için uzak bir hayal olmaktan çıkıp, yazarlara ilham veren bir hedef haline geldi.</font></font></p>

<p><strong><font><font>GEÇEN YILLARIN NOBEL SAHİPLERİ</font></font></strong></p>

<p><font><font>Geçen yıl Nobel Edebiyat Ödülü Norveçli yazar Jon Fosse'ye verildi. Fosse, "söylenemez olana ses veren gelişmiş oyunlar ve düz yazıları" üzerine dikkatleri çekmişti. 2022 yılında Nobel ödülü ise Fransız yazar Annie Ernaux'nun olmuştu. Ernaux, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan 17. kadın olarak bu seçkin listeye adını yazdırmıştı. Yani onun yıl yazarlık kariyerinde dönüm noktasında, Nobel Edebiyat Ödülü'nün listesinde de değerli bir isim ekleniyor.</font></font></p>

<p><font><font>Büyük ödüller, büyük yazarlar ödüllendirilirken, edebiyatta her zaman ilham olmaya devam ediyor. Nobel ödüllü yazarlar, sadece kalemi değil, hayata bakışlarıyla da tüm dünyaya sesleniyorlar. Han Kang'ın ödülü, edebiyatın sınırlarını zorlayan gücü bir kez daha göz önünde seriyor. Kim bilir, belki de gelecek yıllarda Nobel sahnesinde yine yeni isimlerle buluşacağız, ama onun daimi edebiyatının o ölümsüz gücüne tanık olmaya devam ediyor.</font></font></p>

<p></p>

<blockquote>
<p><img align="left" alt="" height="403" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/10/h-a-n1.png" width="338" /><u><strong>NEDEN HAN KANG?</strong></u></p>

<p><font><font>Güney Koreli yazar Han Kang, özellikle 2016 yılında İngilizce'ye çevrilen ve dünya çapında ses getiren </font></font><em><font><font>Vejetaryen</font></font></em><font><font> (Vejetaryen) adlı romanıyla tanınıyor. Bu roman, insani olayların karanlık ve travmatik kayıtlarını ele alarak büyük beğeni topladı. Ancak Nobel Edebiyat Ödülü'nün Han Kang'a verilmesinin nedeni, yalnızca bu romanla sınırlı değil; Yazarlık kariyerinde travmalar, savaşlar, baskılar ve insanın kalbinin kırılganlığı üzerine odaklanmış işler öne çıkıyor.</font></font></p>

<p><font><font>Han Kang'ın eserleri, Güney Kore'nin yaşadığı travmaları ve yaşadığı derin yaraları ele alıyor. Örneğin </font></font><em><font><font>İnsan Eylemleri</font></font></em><font><font> (İnsanlar Çağı) romanında, 1980'de Gwangju Ayaklanması sırasında yaşanan katliam anlatılıyor. Bu eser, toplumsal travma ve kadınların nesiller boyunca nasıl aktarıldığını gözler önüne seriyor. Yazar, bu romanda ölen genç bir protestocunun hikayesini izliyor, görülen hayatlar, kolektif bellek ve insanın kırılganlıkları gibi konuları işliyor.</font></font></p>

<p><font><font>Han Kang'ın yazı dili, yoğun ve şiirsel bir üsluba sahip. Kelimelerle çizdiği bu derin anlatım, insan ölümlerinin kırılganlığının gözlerine sererken, tarihteki olaylarla bireysel acıları bir araya getiriyor. Nobel ödülüne layık görülmesinin nedeni, bu edebi yeteneği ve finansal travmaları, insanın gözünün en geniş dağılımıyla buluşturması.</font></font></p>
</blockquote>

<blockquote>
<p><font><font><img align="left" alt="" height="466" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/10/h-a-n2.png" width="339" /><u><strong>ÖDÜL ALDIĞI KİTAP!</strong></u></font></font></p>

<h3><strong><font><font>"Tarihi travmalarla yüzleşen ve insanın gözyaşlarının kırılganlığını açığa çıkaran yoğun şiirsel düzyazısı"</font></font></strong></h3>

<p><font><font>Han Kang'ın "tarihi travmalarla yüzleşen ve çılgın acılarının kırılganlığını açığa çıkardığı" yoğun şiirsel düzyazısı, özellikle </font></font><em><font><font>Human Acts</font></font></em><font><font> (İnsanlar Çağı) ve </font></font><em><font><font>The Vejetaryen</font></font></em><font><font> (Vejetaryen) gibi eserlerinde öne çıkıyor. Kang, bu eserlerde, bireysel ve toplumsal travmaların insan yaşamının derinlerinde yaşandığını konu alıyor.</font></font></p>

<p><em><font><font>Human Acts</font></font></em><font><font> , 1980'de Güney Kore'de gerçekleşen Gwangju Ayaklanması'na odaklanıyor. Bu ayaklanma sırasında, Güney Kore'de yapılan protestolar sert bir şekilde bastırılır, birçok insan hayatını kaybeder veya şiddete maruz kalır. Roman, bu acı dolu olaylar ortasında, hem görülen hayatların hem de hayatta kalanların yaşadığı travmanın gözlerine kadar serer. Kang, olayların özellikleri karakterleri aracılığıyla anlatırken, travmatik olayların ruhunda nasıl yaralar açıldığını, bu yaraların nesiller boyunca nasıl taşındığını ve muhteşem izlerini bıraktığını işler.</font></font></p>

<p><em><font><font>Vejetaryen</font></font></em><font><font> ise, bir kadının etini reddetmesi üzerinden bireysel başkaldırıyı ve toplumsal baskıları ele alır. Bu tercih, kadınların yaşadığı insanlar tarafından anlaşılmaz bulunur ve ona karşı bir tür dışlama, baskı ve şiddete dönüşüm. Eserde, bireysel özgürlüğün bedeli, toplumsal normların acımasızlığı ve insan doğasının karanlığının genişliği işlenir.</font></font></p>

<p><font><font>Han Kang'ın eserleri, acıları, şiddetleri ve travmalarının etkisi altında çılgınca kalbinin kırılganlığını sergilerken, okuyucuya derin bir empati kurma fırsatı sunuyor. Yazılarında, şiirsel bir üslupla acıyı ve direnci harmanlayarak, toplumsal bireylerin içindeki derin izlerini ortaya koyuyor. İşte bu nedenle, Kang'ın sadece Güney Kore için değil, evrensel bir insanlık hikayesinin görünümü olarak görülüyor. Nobel ürün yelpazesinin elde edilmesinin sınırsız de bu güçlü birikimi ve insanın kırılganlığının gözlerine kadar seren özgün dili tükenmesi.</font></font></p>
</blockquote>

<blockquote>
<p><font><font><img align="left" alt="" height="117" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/10/portreeeeee.png" width="342" /><u><strong>HANG KANG</strong></u></font></font></p>

<p><font><font>Güney Koreli yazar Han Kang, 27 Kasım 1970'te Gwangju'da doğdu. Edebiyatla iç içe bir ailede büyüyen Han Kang'ın babası da olumlu bir yazar olan Han Seung-won'dur. Han Kang, 10 yıllık ailesiyle birlikte Seul'e taşındı. Genç yaşta edebiyata ilgi duymaya başlayan Han Kang, Yonsei Üniversitesi'nde Kore Edebiyatı eğitimi aldı ve ardından yazarlık kariyerine adım attı.</font></font></p>

<p><font><font>Han Kang, özellikle şiirsel bir üslupla yazdığı romanlarıyla bilinen ve eserlerinde sıklıkla insanın kırılganlığını, toplumsal travmaları, kimlik arayışını ve bireyin özgürlüğü gibi konuları ele alıyor. Edebiyat dünyasında çok dikkat çeken eseri </font></font><em><font><font>Vejetaryen</font></font></em><font><font> (Vejetaryen), 2007 yılında Güney Kore'de yayımlandı ve ardından 2016'da İngilizce'ye çevrilerek Man Booker Uluslararası Ödülü'nü kazandı. Bu roman, bir kadının etini reddetmesiyle başlar, ancak bu kararın derinlerinde yatan toplumsal baskılar ve bireysel başkaldırı gibi konuları keşfeder. Roman, bir başkaldırı olarak başlayan bir tercih herkesin bireyi, toplumla çatışması, özgürlüğü ve sahip olduğu özerkliğini ele alır.</font></font></p>

<p><font><font>Bir başka öne çıkan eser, 2014 yılında yayımlanan </font></font><em><font><font>Human Acts</font></font></em><font><font> (İnsanlar Çağı), 1980'de Güney Kore'deki Gwangju Ayaklanması sırasında yaşananları konu alıyor. Roman, bu ayaklanmada hayatları kaybedilen genç bir çocuğun hikayesi etrafında şekillenir ve toplumsal travmaların bireylerin üzerinde kalıcı olma durumları derin bir şekilde işler. Bu eser, toplumsal bir kurtuluşun, bireysel acılarla nasıl iç içe geçmesi şiirsel bir üslupla anlatımı nedeniyle büyük beğeni topladı.</font></font></p>

<p><font><font>Han Kang'ın diğer kitaplarından bazıları şunlardır:</font></font></p>

<p><strong><em><font><font>The White Book</font></font></em><font><font> (Beyaz Kitap)</font></font></strong><font><font> : Bu eser, Han Kang'ın hayatları ve yaşadığı kayıpların bir tür olarak değerlendirilmesi niteliğinde ele alınır. Kitap, çeşitli beyaz nesneler üzerinden ölüm, kayıp, iyileşme ve insanın varlığının dağılımı sorgular.</font></font></p>

<p><strong><em><font><font>Yunanca Dersleri</font></font></em><font><font> (Yunan Dersleri)</font></font></strong><font><font> : Bu eser, dil, kimlik ve hafıza gibi temalar çevresinde döner. Roman, konuşma yetisini kaybetmiş bir kişinin bir dil öğretmeniyle olan iletişimini alır ve kendini bulma çabalarını ele alır.</font></font></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><font><font>Han Kang, ürünlerinde sadece Güney Kore toplumunun değil, insanlığın evrensel acılarını ve karmaşıklığın büyük bir uyumlulukla işler. Anlatım tarzı, derin psikolojik analizlerle örülü, yoğun ve şiirseldir. Eserleri, içinde kalacakları karanlık aralıkları ve travmaları ortaya çıkarken, okuyucuyu da empatiye davet eder.</font></font></p>

<p><font><font>Han Kang, bu güçlü temaları ve edebi anlatımı sayesinde hem Güney Kore'de hem de uluslararası alanda geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken, dünya edebiyatındaki kalıcı yerini pekiştiren bir başarı olarak kabul edilmektedir.</font></font></p>
</blockquote>

<p><a href="http://www.netturk.com.tr"><strong>www.netturk.com.tr</strong></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/nobel-odulunu-siirsel-anlatim-ustasi-han-kang-aldi</guid>
      <pubDate>Sat, 12 Oct 2024 10:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/10/n-o-b-e-l1111.png" type="image/jpeg" length="16096"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dora Bruder - Patrıck Modıano]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/dora-bruder-patrick-modiano</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/dora-bruder-patrick-modiano" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<article>
<p>YAZAR, bir kahindir. Yazar, toplumsal tarihin canlı hafızasıdır. Yazar, hikâyelerin kaydını tutandır. Yazar, arşivlere girer, sokakları arşınlar, kayıp zamanları yakalar, yok olmaya yüz tutmuş masalları yeniden anlatır. Yazar acıyı, kederi, yarayı bulur ve daha da kanatır. Yazar sadece kendi içini deşmekle kalmaz aynı zamanda yaşadığı toplumun bağırsaklarında gezinir. Yazar tıpkı bir av köpeği gibi iz sürer, bulur, gün ışığına çıkarır ve okuruna gösterir: “Bakın ne buldum!” Yazar adaylarına da hep şunu söylerim: “Yazmak sizi rahatlatmaz, anlatacak bir derdim vardı, anlattım kurtuldum değildir yazarlık.” Hiç geçmeyen bir uçuk, can acıtan bir nasır, kalbinizdeki bir damarı tıkamış pıhtıdır. Acıtır. Yazmak acıtır. Yazarı da okuru da acıtır.</p>

<p><img align="left" alt="" height="767" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/dorabruder-i3ly.jpg" width="525" />2014 senesinde Fransız yazar Patrick Modiano’ya Nobel Edebiyat Ödülü takdim edilirken, “Kabul edilmesi güç insan yazgılarını, hafızanın sanatını kullanarak ortaya çıkarması” ve de “işgal altında yaşamayı anlatmaktaki başarısı” gerekçeleri sunulmuştu. Modiano’nun kitapları çok sade, minimal ama insanın derininde bir yerleri sızlatan romanlardır.</p>

<p>1997 senesinde yayımlanan Dora Bruder romanında, Modiano hem yazar hem de anlatıcı. Eski gazeteleri karıştırırken 31 Aralık 1941 tarihli Paris-Soir gazetesinde bir kayıp ilanı görüyor: “Dora Bruder, 15 yaşında, 1.55 boyunda, oval yüz, gri-kestane gözler, gri spor manto, bordo kazak, lacivert etek ve şapka ile kahverengi spor ayakkabılar. Her türlü bilginin Ornano Bulvarı no 41, Paris adresindeki Mösyö ve Madam Bruder’e iletilmesi.” İlan bu kadar. Modiano’ya bu romanı yazdıran yegane motivasyon da bu kadar. Yazar, bunu okuduktan sonra “Sanki 1941 ve 1996 kışları birbirine karışmıştı” diyerek bir araştırma ve keşif yolculuğuna çıkıyor ve on beş yaşındaki Dora’nın izini sürmeye başlıyor. Dora’nın hikâyesini, yatılı okul yıllarını ve okuldan firarını bizlere anlatırken, bir yandan da Paris’in işgal yıllarını, oradaki Nazi baskısını da gözler önüne seriyor. Dora’nın kayboluşu bireysel bir trajedi olmaktan çıkıp tarihsel bir olayın yansımalarını da sunuyor. Dora üzerinden kimliksizleştirilen ve yok edilmeye çalışılan bir topluluğun trajedisi anlatılıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Hafıza, kimlik, kayboluş ve geçmişin gölgeleri</h3>

<p>Roman hem belgesel hem de biyografik unsurları birleştirirken, Modiano sadece Dora’nın izini sürmüyor, aynı zamanda kendi ailesinin tarihine de ışık tutuyor. Bu anlamda roman hem kişisel hem de tarihsel bir araştırmaya dönüşüyor. Modiano, Bir Sirk Geçiyor, Mahallede Kaybolma Diye ve En Uzağından Unutuşun adlı romanlarında da sık sık rastladığım temaları, Dora Bruder’de de kuvvetlice işliyor. Hafıza, kimlik, kayboluş ve geçmişin gölgeleri…</p>

<p>Modiano, hafızanın ve geçmişin muğlaklığını vurgulamayı seven bir yazar. Aynı zamanda kimlik ve aidiyet konularını da kurcalamayı çok seviyor. Dora’nın kayboluşu, romanın ana olayını oluşturuyor ancak bu kayboluş, sadece fiziksel değil, aynı zamanda kimliğin ve geçmişin de kayboluşunu simgeliyor. Modiano’nun Dora’yı arayışı ise hem bireysel bir arayış hem de kolektif bir hafızanın yeniden inşası. Dora’nın izini sürme sürecinde, eski belgeler, fotoğraflar ve tanıklıklar aracılığıyla geçmişin izleri ortaya çıkıyor. Roman, geçmişin nasıl izlenebileceği ve bu izlerin ne anlama geldiği üzerine derinlemesine düşünceler içeriyor.</p>

<p>Modiano, edebi mirasını devraldığı ataları Marcel Proust ve Albert Camus’nün kullandığı varoluşçuluk ve kayıp zamanları yakalamak izleklerine de sıklıkla başvuruyor. Modiano’nun en önemli özelliklerinden bir diğeri de Paris şehrini romanlarında adeta bir karakter gibi işlemesi. Kitabın en başına yayıncı tarafından eklenen QR koduna tıklayınca romanda geçen Paris semtlerini gezebiliyor okur.</p>

<p><strong>Dora Bruder / Patrick Modiano / Çeviren: Refika Ebru Erbaş / Can Yayınları / Roman / 128 Sayfa</strong></p>

<p><a href="http://www.netturk.com.tr"><strong>www.netturk.com.tr</strong></a></p>
</article></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/dora-bruder-patrick-modiano</guid>
      <pubDate>Sun, 11 Aug 2024 20:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/08/kitap-3.png" type="image/jpeg" length="47872"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#İşte yolculukta okunacak kitaplar.]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/iste-yolculukta-okunacak-kitaplar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/iste-yolculukta-okunacak-kitaplar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<p>YOLCULUKLAR, insanın hem içsel dünyasında hem de dışsal gerçeklikte yaptığı bir keşif. Uzaklara gitmek, bilinmeyeni deneyimlemek, yeni yerler görmek, ruhumuzu tazeler, zihnimizi açar. Her yolculuk bir hikaye, her adım bir serüvendir. Bu serüvende, yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da derin yolculuklara çıkarız. İşte bu noktada, kitaplar yolculuklarda en sadık dostlarımız olur. Onlar, bize her an eşlik eder, hayal gücümüzü besler, yolculuğumuza renk katarlar. Bir tren yolculuğunda camdan dışarı bakarken bir romanın satırlarında kaybolmak, bir uçak seyahatinde bir öykü kitabının sayfalarında yeni dünyalar keşfetmek, bir deniz yolculuğunda bir şiir kitabının mısralarında dalgalanmak… İşte yolculukta okunacak kitaplar 👇</p>

<h3><img align="left" alt="" height="193" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim1-2.png" width="321" />1. YE, DUA ET, SEV - Elizabeth Gilbert</h3>

<p>Elizabeth Gilbert otuz yaşına geldiğinde, erken bir orta yaş krizi geçirir. Eğitimli, hırslı bir Amerikalı kadının istemesi gereken her şeye sahiptir: bir koca, bir ev, başarılı bir kariyer. Ancak mutlu ve tatmin olmuş hissetmek yerine, panik, keder ve kafa karışıklığıyla tükenmektedir. Boşanır, ezici bir depresyon geçirir, bir başka başarısız aşk yaşar. Gilbert, tüm bunlardan kurtulmak için radikal bir adım atar. İşinden istifa eder ve tek başına bir yıllık dünya turuna çıkar. Bu yolculukta mutluluk onu saracaktır. Hepimizin gizlediği, bizi mutsuzluk içine hapseden benzer olayları yaşayan Gilbert, içinde bulunduğu durumu zekice ve komik bir dille anlatıyor.</p>

<h3></h3>

<h3><img align="left" alt="" height="193" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim2.png" width="321" />2. EJDERHA DÖVMELİ KIZ – Stieg Larsson</h3>

<p>İsveç’in en zengin ailelerinden birinin varisi olan Harriet Vanger, kırk yıl önce ortadan kaybolmuştur. Yıllar sonra, yaşlı amcası gerçeği öğrenmeye karar verir. Yakın zamanda iftiraya uğrayan gazeteci Mikael Blomkvist’i soruşturma için işe alır. Piercingli ve dövmeli punk dehası Lisbeth Salander da ona yardım eder. Peki gerçeği bulabilecekler midir?</p>

<h3>3. BİR GEYŞANIN ANILARI – Arthur Golden</h3>

<p>“Bir Geyşanın Anıları”nda, görünüşün en önemli şey olduğu, bir kızın bekaretinin en yüksek teklifi verene açık artırmayla satıldığı, kadınların en güçlü erkekleri baştan çıkarmak için eğitildiği ve aşkın illüzyon olarak küçümsendiği bir dünyaya gireriz.</p>

<h3><img align="left" alt="" height="193" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim3.png" width="321" />4. SHANTARAM – Gregory David Roberts</h3>

<p>Gregory David Roberts’ın bu destansı, büyüleyici romanı, çağdaş Bombay’ın yeraltı dünyasında geçer. Lin, Avustralya’daki maksimum güvenlikli hapishaneden kaçıp bir şehrin kalabalık sokaklarına sığınan kaçak bir mahkumdur. Rehberi ve sadık dostu Prabaker eşliğinde ikili, Bombay’ın dilenciler, gangsterler, fahişeler, din adamları, askerler, oyuncular, başka ülkelerden gelen Kızılderililer ve sürgünlerden oluşan gizli toplumuna girer.</p>

<h3>5. YARDIMCI – Kathryn Stockett</h3>

<p>Yirmi iki yaşındaki Skeeter, Ole Miss’ten mezun olduktan sonra evine dönmüştür. Bir diploması olsa da annesi, <img align="left" alt="" height="193" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim4.png" width="321" />Skeeter’ın parmağında yüzük olana kadar mutlu olmayacaktır. Aibileen, on yedinci beyaz çocuğunu büyüten, bilge, asil bir siyahi hizmetçidir. Oğlunu kaybettikten sonra içinde bir şeyler değişmiştir. Kendini baktığı küçük kıza adanmıştır. Aibileen’in en iyi arkadaşı olan Minny, kısa boylu, şişman ve belki de Mississippi’nin en arsız kadınıdır. Minny yeni bir kasabaya gidip iş bulur. Ancak yeni patronunun da kendine ait sırları vardır. Birbirlerinden olabildiğince farklı görünen bu kadınlar, yine de hepsini riske atacak gizli bir proje için bir araya gelirler.</p>

<h3>6. DA VİNCİ'NİN ŞİFRESİ – Dan Brown</h3>

<p>Yolculukta okunacak kitaplar yazımıza devam ediyoruz. Harvard’lı sembol bilimci Robert Langdon, iş için Paris’teyken gece yarısı acil bir telefon alır: Louvre’un yaşlı küratörü müzenin içinde öldürülmüştür. Polis, cesedin yakınında şaşırtıcı bir şifre bulmuştur. Langdon, yetenekli bir Fransız kriptolog olan Sophie Neveu ile güçlerini birleştirir ve merhum küratörün Sion Tarikatı’nda yer aldığını öğrenir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><img align="left" alt="" height="193" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim5.png" width="321" />7. YABANA DOĞRU&nbsp; – Jon Krakauer</h3>

<p>Nisan 1992’de, varlıklı bir aileden gelen genç bir adam Alaska’ya kadar otostop çeker ve McKinley Dağı’nın kuzeyindeki vahşi doğada tek başına yürür. Adı Christopher Johnson McCandless’dır. 25.000 dolar birikimini bir hayır kurumuna bağışlamış, arabasını ve eşyalarının çoğunu terk etmiş, cüzdanındaki tüm parayı yakmış ve kendine yeni bir hayat kurmuştur. Dört ay sonra, bir grup geyik avcısı onun çürümüş bedenini bulur. Peki, McCandless nasıl ölmüştür?</p>

<h3>8. ZAMAN YOLCUSUNUN KARISI&nbsp; – Audrey Niffenegger</h3>

<p>İstemsizce zamanda yolculuk eden yakışıklı, maceraperest bir kütüphaneci olan Henry DeTamble ve sanatçı Clare Abshire’ın alışılmadık aşk hikayesi… Henry ve Clare’in tutkulu ilişkisi bir zaman denizinde yelken almaktadır adeta.</p>

<h3><img align="left" alt="" height="193" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim6.png" width="321" />9. BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ&nbsp; – Khaled Hosseini</h3>

<p>Mariam, kendisinden otuz yaş büyük, sorunlu ve öfkeli Rasheed’le evlenmek üzere Kabil’e gönderildiğinde henüz on beş yaşındadır. Yaklaşık yirmi yıl sonra on beş yaşındaki Laila evini terk edip Mariam’ın mutsuz evine katılmak zorunda kalır. Laila ve Mariam birbirlerinde teselli bulacaktır, arkadaşlıkları kız kardeşler arasındaki bağ kadar derin, anne ve kız arasındaki bağlar kadar güçlü olacaktır.</p>

<h3>10. YÜZÜKLERİN EFENDİSİ: YÜZÜK KARDEŞLİĞİ – J.R.R. Tolkien</h3>

<p>Eski zamanlarda Güç Yüzükleri, Elf demirciler tarafından yapılırdı. Sauron, Tek Yüzüğü kendi gücüyle doldurdu, böylece diğerlerine hükmedebilecekti. Ancak Tek Yüzük ondan alındı ​​ve kayboldu. Uzun bir süre sonra yüzük, Bilbo Baggins’in eline geçti. Bilbo yıllar sonra Yüzük’ü genç Frodo Baggins’e emanet etti. Frodo evini terk edip Orta Dünya’da tehlikeli bir yolculuğa çıkmalı, Yüzük’ü yok etmeli ve Sauron’un kötü amacını engellemelidir.</p>

<h3><img align="left" alt="Resim7" height="188" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/08/resim7.png" width="313" />11. UĞULTULU TEPELER&nbsp; – Emily Brontë</h3>

<p>Uğultulu Tepeler, Catherine ve Heathcliff arasındaki ilişkiyi anlatan gotik bir romandır. Heathcliff ve Cathy birbirlerini çok sevseler de birlikte olamazlar. Cathy, sonunda zengin komşusu Linton ile evlenir. Roman akıl hastalığı, istismar, travma, aşk ve intikam konularına odaklanır.</p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/iste-yolculukta-okunacak-kitaplar</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Aug 2024 20:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/08/kitap-2.png" type="image/jpeg" length="25333"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#Yeniden Başlama Sanatı Üzerine]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/yeniden-baslama-sanati-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/yeniden-baslama-sanati-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>NET TÜRK TV</strong></p>

<h3>KİTAP'OKU - <em>Seks Olmayınca - Yeniden Başlama Sanatı Üzerine -</em></h3>

<p>Modern haz kültürü, günümüzde bireyleri cinselliğin her yerde ve her zaman erişilebilir olduğuna inandırmış olsa da, gerçekte seks nicedir pek çok insanın hayatından çekilip gitti. Günümüzde uzmanlar, her yaş ve her kesimi sarmış bir haz kaybı ve aseksüellik salgınından bahsediyor. Cinsel mahrumiyet elbette yeni bir mesele değil. Felsefe, edebiyat ve sanat tarihi konunun farklı örnekleriyle dolu olsa da, kimse bugünkü duruma nasıl gelindiğini bilmiyor. Cinsel özgürleşme dönemini takip eden aşırı seks çağının beklenmedik ve sarsıcı bedeliyle mi karşı karşıyayız? Seksin olmaması, çift hayatında ne anlama gelir?<br />
<br />
Arzunun, iktidarın, cazibenin ve deneyimin cinsellikle bağlantısı nedir? Erotik heyecan nerede başlar, nerede biter ve nasıl bulunur? Sekssiz bir hayat, kadın ve erkek için aynı şey midir? Alışkanlık seksin üzerine düşen karanlık bir gölge midir, yoksa ona güven ve sıcaklık bahşeden bir koruma kalkanı mı? Seks öğrenilebilir mi? Felsefeci Wilhelm Schmid Seks Olmayınca’da cinselliğin yer almadığı bir hayatın yarattığı eksiklikler kadar vaat ettiği imkânları da masaya yatırıyor. Tensel yakınlığın tatminkâr bir hayat sürmedeki inkâr edilemez payını teslim ederken, sükûnetle diğer seçenekleri de tartışıyor. Ve seks yoksunluğu çekenlere, bu hassas sanatı geri kazanmanın yolları üzerine cesaretlendirici tavsiyelerde bulunuyor.</p>

<blockquote>
<p><img align="left" alt="Wilhelm Schmid2" height="221" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/07/wilhelm-schmid2.jpg" width="258" />YAZAR <strong>WILHELM SCHMID</strong>&nbsp;</p>

<p>1953’te Almanya’da Bavyera-Süebya (Schwaben) bölgesinde doğdu. Berlin, Paris ve Tübingen’de felsefe eğitimi aldı. Çeşitli Alman üniversitelerinde çalıştı, Riga ve Tiflis üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı. Bir dönem Zürih’te bir hastanede hastalara “felsefeyle manevi destek” hizmetinde çalıştı. Halen Erfurt Üniversitesi’nde dışarıdan felsefe dersleri veriyor.</p>

<p>Almanya’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde tebliğler sunuyor. Yirmi beşi aşkın dile çevrilen kitaplarının dünya çapındaki satışı bir milyonun üzerindedir. İletişim’den daha önce Mutsuz Olmak. Bir Yüreklendirme (2014), Aşk. Neden Bu Kadar Zordur ve Yine de Nasıl Mümkün Olur? (2014), Sakin Olmak. Yaşlanırken Kazandıklarımız (2015), Arkadaşlıktaki Saadete Dair (2015), Düşmanlığın Faydaları (2017), Anne Baba ve Büyükanne Büyükbaba Olmanın Sevinçleri Üzerine (2018), Hediye Vermek ve Hediye Almak Üzerine (2018), Kendiyle Dost Olmak Hayatı Nasıl Kolaylaştırır? (2019) ve Dokunmanın Gücü Üzerine (2020) kitapları yayımlandı.</p>
</blockquote>

<blockquote>
<p><img align="left" alt="Seksolmayincayenidenbaslamasanatiuzerinecopy 700X" height="454" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/07/seksolmayincayenidenbaslamasanatiuzerinecopy-700x.png" width="531" />KİTAP HAKKINDA</p>

<table>
 <tbody>
  <tr>
   <td>Liste Fiyatı:</td>
   <td>&nbsp;119,00</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Çevirmen:</td>
   <td><a href="https://www.kitapyurdu.com/yazar/tanil-bora/8647.html" rel="nofollow">Tanıl Bora</a></td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Yayın Tarihi:</td>
   <td>04.10.2021</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>ISBN:</td>
   <td>9789750530678</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Dil:</td>
   <td>TÜRKÇE</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Sayfa Sayısı:</td>
   <td>110</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Cilt Tipi:</td>
   <td>Karton Kapak</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kağıt Cinsi:</td>
   <td>Kitap Kağıdı</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Boyut:</td>
   <td>13 x 19.5 cm</td>
  </tr>
 </tbody>
</table>
</blockquote>

<p></p>

<h3></h3>

<h3></h3>

<h3></h3>

<h3><strong>DİĞER KİTAPLARI</strong></h3>

<p><a href="https://www.amazon.com.tr/Mutsuz-Olmak-Y%C3%BCreklendirme-Wilhelm-Schmid/dp/975053400X/ref=sr_1_1?adgrpid=119462965149&amp;dib=eyJ2IjoiMSJ9.Mb2H7vvwOizKTe3iel4zgAX2Veym8TuARunmCX_yB8nqJ5Ybhbqsuis-mvLTQhChSNU7W9pQ93fetQQrjma6liVblgyz4YMn9dVcgZKCwkbZ3BmQrz-SdtJGI6nSmUH_ePinGLpFhcvK5bEg0P-urNgG6PiGuAoxiiuG61TSgjjBLReRZV5gzJgD7iPg3yNGXEuCIM1030VOFcxyzp_m2Nlow3skgVBNrqxgwjH5NUcPJ6HKvWgY4FuErrBD_7t2a5SHtNf4YSQ7Xc5xfibbu2eablDX4ySe2H4J_3jJATM.tVaJTY8AHu44-oyXVMhtzJk7rjipqJtwAKEOM1Y_o3s&amp;dib_tag=se&amp;hvadid=678484242882&amp;hvdev=c&amp;hvlocphy=1012782&amp;hvnetw=g&amp;hvqmt=e&amp;hvrand=12673814558944960586&amp;hvtargid=kwd-299818997160&amp;hydadcr=21429_2360794&amp;keywords=wilhelm+schmid&amp;qid=1722345317&amp;sr=8-1" rel="nofollow">Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme</a></p>

<p><a href="https://www.amazon.com.tr/Sal%C4%B1nmak-Hayattan-Sevin%C3%A7-Duyma-Sanat%C4%B1/dp/9750535995/ref=sr_1_2?adgrpid=119462965149&amp;dib=eyJ2IjoiMSJ9.Mb2H7vvwOizKTe3iel4zgAX2Veym8TuARunmCX_yB8nqJ5Ybhbqsuis-mvLTQhChSNU7W9pQ93fetQQrjma6liVblgyz4YMn9dVcgZKCwkbZ3BmQrz-SdtJGI6nSmUH_ePinGLpFhcvK5bEg0P-urNgG6PiGuAoxiiuG61TSgjjBLReRZV5gzJgD7iPg3yNGXEuCIM1030VOFcxyzp_m2Nlow3skgVBNrqxgwjH5NUcPJ6HKvWgY4FuErrBD_7t2a5SHtNf4YSQ7Xc5xfibbu2eablDX4ySe2H4J_3jJATM.tVaJTY8AHu44-oyXVMhtzJk7rjipqJtwAKEOM1Y_o3s&amp;dib_tag=se&amp;hvadid=678484242882&amp;hvdev=c&amp;hvlocphy=1012782&amp;hvnetw=g&amp;hvqmt=e&amp;hvrand=12673814558944960586&amp;hvtargid=kwd-299818997160&amp;hydadcr=21429_2360794&amp;keywords=wilhelm+schmid&amp;qid=1722345317&amp;sr=8-2" rel="nofollow">Salınmak: Hayattan Sevinç Duyma Sanatı</a></p>

<p><a href="https://www.amazon.com.tr/Sakin-Olmak-Kazand%C4%B1klar%C4%B1m%C4%B1z-Wilhelm-Schmid/dp/9750525310/ref=sr_1_3?adgrpid=119462965149&amp;dib=eyJ2IjoiMSJ9.Mb2H7vvwOizKTe3iel4zgAX2Veym8TuARunmCX_yB8nqJ5Ybhbqsuis-mvLTQhChSNU7W9pQ93fetQQrjma6liVblgyz4YMn9dVcgZKCwkbZ3BmQrz-SdtJGI6nSmUH_ePinGLpFhcvK5bEg0P-urNgG6PiGuAoxiiuG61TSgjjBLReRZV5gzJgD7iPg3yNGXEuCIM1030VOFcxyzp_m2Nlow3skgVBNrqxgwjH5NUcPJ6HKvWgY4FuErrBD_7t2a5SHtNf4YSQ7Xc5xfibbu2eablDX4ySe2H4J_3jJATM.tVaJTY8AHu44-oyXVMhtzJk7rjipqJtwAKEOM1Y_o3s&amp;dib_tag=se&amp;hvadid=678484242882&amp;hvdev=c&amp;hvlocphy=1012782&amp;hvnetw=g&amp;hvqmt=e&amp;hvrand=12673814558944960586&amp;hvtargid=kwd-299818997160&amp;hydadcr=21429_2360794&amp;keywords=wilhelm+schmid&amp;qid=1722345317&amp;sr=8-3" rel="nofollow">Sakin Olmak - Yaşlanırken Kazandıklarımız</a></p>

<p><a href="https://www.amazon.com.tr/A%C5%9Fk-Wilhelm-Schmid/dp/9750533992/ref=sr_1_4?adgrpid=119462965149&amp;dib=eyJ2IjoiMSJ9.Mb2H7vvwOizKTe3iel4zgAX2Veym8TuARunmCX_yB8nqJ5Ybhbqsuis-mvLTQhChSNU7W9pQ93fetQQrjma6liVblgyz4YMn9dVcgZKCwkbZ3BmQrz-SdtJGI6nSmUH_ePinGLpFhcvK5bEg0P-urNgG6PiGuAoxiiuG61TSgjjBLReRZV5gzJgD7iPg3yNGXEuCIM1030VOFcxyzp_m2Nlow3skgVBNrqxgwjH5NUcPJ6HKvWgY4FuErrBD_7t2a5SHtNf4YSQ7Xc5xfibbu2eablDX4ySe2H4J_3jJATM.tVaJTY8AHu44-oyXVMhtzJk7rjipqJtwAKEOM1Y_o3s&amp;dib_tag=se&amp;hvadid=678484242882&amp;hvdev=c&amp;hvlocphy=1012782&amp;hvnetw=g&amp;hvqmt=e&amp;hvrand=12673814558944960586&amp;hvtargid=kwd-299818997160&amp;hydadcr=21429_2360794&amp;keywords=wilhelm+schmid&amp;qid=1722345317&amp;sr=8-4" rel="nofollow">Aşk</a>,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://www.amazon.com.tr/Dokunman%C4%B1n-G%C3%BCc%C3%BC-%C3%9Czerine-Kapak-De%C4%9Fi%C5%9Febilir/dp/975053297X/ref=sr_1_5?adgrpid=119462965149&amp;dib=eyJ2IjoiMSJ9.Mb2H7vvwOizKTe3iel4zgAX2Veym8TuARunmCX_yB8nqJ5Ybhbqsuis-mvLTQhChSNU7W9pQ93fetQQrjma6liVblgyz4YMn9dVcgZKCwkbZ3BmQrz-SdtJGI6nSmUH_ePinGLpFhcvK5bEg0P-urNgG6PiGuAoxiiuG61TSgjjBLReRZV5gzJgD7iPg3yNGXEuCIM1030VOFcxyzp_m2Nlow3skgVBNrqxgwjH5NUcPJ6HKvWgY4FuErrBD_7t2a5SHtNf4YSQ7Xc5xfibbu2eablDX4ySe2H4J_3jJATM.tVaJTY8AHu44-oyXVMhtzJk7rjipqJtwAKEOM1Y_o3s&amp;dib_tag=se&amp;hvadid=678484242882&amp;hvdev=c&amp;hvlocphy=1012782&amp;hvnetw=g&amp;hvqmt=e&amp;hvrand=12673814558944960586&amp;hvtargid=kwd-299818997160&amp;hydadcr=21429_2360794&amp;keywords=wilhelm+schmid&amp;qid=1722345317&amp;sr=8-5" rel="nofollow">Dokunmanın Gücü Üzerine</a>,</p>

<p>,</p>

<p><a href="https://www.amazon.com.tr/Dokunman%C4%B1n-G%C3%BCc%C3%BC-%C3%9Czerine-Wilhelm-Schmid/dp/9750529286/ref=sr_1_13?adgrpid=119462965149&amp;dib=eyJ2IjoiMSJ9.Mb2H7vvwOizKTe3iel4zgAX2Veym8TuARunmCX_yB8nqJ5Ybhbqsuis-mvLTQhChSNU7W9pQ93fetQQrjma6liVblgyz4YMn9dVcgZKCwkbZ3BmQrz-SdtJGI6nSmUH_ePinGLpFhcvK5bEg0P-urNgG6PiGuAoxiiuG61TSgjjBLReRZV5gzJgD7iPg3yNGXEuCIM1030VOFcxyzp_m2Nlow3skgVBNrqxgwjH5NUcPJ6HKvWgY4FuErrBD_7t2a5SHtNf4YSQ7Xc5xfibbu2eablDX4ySe2H4J_3jJATM.tVaJTY8AHu44-oyXVMhtzJk7rjipqJtwAKEOM1Y_o3s&amp;dib_tag=se&amp;hvadid=678484242882&amp;hvdev=c&amp;hvlocphy=1012782&amp;hvnetw=g&amp;hvqmt=e&amp;hvrand=12673814558944960586&amp;hvtargid=kwd-299818997160&amp;hydadcr=21429_2360794&amp;keywords=wilhelm+schmid&amp;qid=1722345317&amp;sr=8-13" rel="nofollow">Dokunmanın Gücü Üzerine</a>,</p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/yeniden-baslama-sanati-uzerine</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Jul 2024 15:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/07/sks-kitap.png" type="image/jpeg" length="52555"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#Savcı: Her Ceset Konuşur]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/savci-her-ceset-konusur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/savci-her-ceset-konusur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>NETTÜRK'KİTAP -&nbsp;Beldenin en sevilen sakinlerinden birisi olan Feride Teyze bir cinayete kurban gider. Feride Teyze'yi annesi gibi seven Asena Komiser için bu cinayet bir soruşturmadan öte bir intikama dönüşmüştür. Birçok farklı şüpheli yelpazesinde soruşturmanın derinleştirildiği anda dosyaya bakan savcının görev yeri değiştirilir. Yeni gelen Metehan Savcı umursamaz tutumları sert tavırları ve aksi davranışlarıyla Asena Komiser'in önünde bir engel gibidir. Özellikle zaman içerisinde hem cinayet hem de başka suçların soruşturmalarında şüpheli olan kişilerle olan bağlantısının ve bir hayat kadınıyla olan ilişkisinin ortaya çıkması Asena Komiser için kocaman bir çıkmaz haline dönüşmüştür. Cinayeti çözmek ve çıkmazlardan kurtulmak hiç kolay olmayacaktır.&nbsp;</p>

<ul>
 <li><strong>Kitap Adı:&nbsp;</strong>Savcı: Her Ceset Konuşur</li>
 <li><strong>Yazar:&nbsp;</strong>Cahit Tosun</li>
 <li><strong>Yayınevi:&nbsp;</strong>Banliyö Kitap</li>
 <li><strong>Hamur Tipi:&nbsp;</strong>2. Hamur</li>
 <li><strong>Sayfa Sayısı:&nbsp;</strong>144</li>
 <li><strong>Ebat:&nbsp;</strong>13,5 x 19,5</li>
 <li><strong>İlk Baskı Yılı:&nbsp;</strong>2022</li>
 <li><strong>Baskı Sayısı:&nbsp;</strong>1. Basım</li>
 <li><strong>Dil:</strong>Türkçe</li>
 <li><strong>Barkod:&nbsp;</strong>9786057149015</li>
 <li>Fiyat:&nbsp;86,40 TL</li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU, OLAY'YERİ</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/savci-her-ceset-konusur</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jul 2024 16:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/07/kitap2.png" type="image/jpeg" length="50630"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#İzmir’deki bir göçmen mahallesinin hikayesi]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/izmirden-bir-gocmen-mahallesi-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/izmirden-bir-gocmen-mahallesi-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV </strong></u>/ KİTAP</p>

<article>
<p>Oyuncu, yazar, gazeteci ve sunucu İclal Aydın’ın yeni romanı Salkım Sokak No:3, geçen günlerde Artemis Yayınları’ndan çıktı. Roman, İzmir’deki bir göçmen mahallesini, o mahallede yaşayan insanları ve o insanların hem göç hem de aile tarihlerinin birbirine karışma hikâyesini anlatıyor.</p>

<p>Tüm bunları yaparken de hikâyesinin merkezine Mert karakterini alıyor. Çocukluğundan 40’lı yaşlarına kadar olan süreçte Mert’in o mahallede büyüme hikâyesinin nasıl büyüme yorgunluğuna dönüştüğüne tanık olurken diğer yandan da “apartmancılar”ın bir dönemi ve o dönemin tüm güzel kültürel alışkanlıklarını da yerle bir ettiğini görüyoruz.</p>

<p>Bir aile, bir mahalle, bir şehir, bir çocuğun hikâyesi gibi akan romanda çok özel bir arkadaşlık okuması da var. “Eskinin özlediğim parçalarını topluyorum” diyen İclal Aydın,&nbsp;yeni romanı Salkım Sokak No:3'ü anlattı.</p>

<blockquote>
<p><strong><img align="left" alt="Iclal Aydın" height="417" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/07/iclal-aydin.png" width="281" />&gt; İclal Aydın bir romana nasıl karar verir, ne oturtur onu masanın başına bir roman yazmak için? En çok hangi duygular, soru ya da sorunlar…</strong></p>

<p>İki yılda bir yükleme tamamlanıyor ve ben yazmaya hazır olduğumu hissediyorum. Bazen bir rüya bazen bir seyahat bazen bir makale başlatabiliyor serüveni. İlk romanım Bir Cihan Kafes de bir rüya ile başlamıştı son roman Salkım Sokak No:3 de. Bir yıl kadar önce rüyamda anneannemin, yıkılıp yerine apartman yapılan eski evinin bahçesinde gördüm kendimi. “Dünyayı gezdim dolaştım ama mahalleyi anlatmak bana düştü” diyordum. Bir mahalle hikayesi olacak galiba bir dahaki roman diye uyandım. Sonra da rüyamın peşine düştüm.</p>

<p><strong>&gt; Göç, Ege kültürü de var romanda</strong></p>

<p>Göç ve Ege kalbimi hep meşgul eder. Bir Balkan ailesi anlatmak istiyordum bu kez. Çok sevdiğim dostlarımın birbirine benzer hikayeleri kalbimi hep aynı yerden sızlatıyordu. Prizren’de eski bir elektrik direğindeki düğüm olmuş elektrik tellerinin ardındaki minareye bakarken ilk cümleler düştü, “Düğüm olmuş bir geçmişti bizi birbirimize bağlayan. Dünyanın neresinde olursak olalım.”</p>

<h3><strong>Eskinin özlediğim parçalarını topluyorum</strong></h3>

<p><strong>&gt; Bu bir dönem romanı da aynı zamanda. Bizim kuşağın özlediği ama şu an yetişen kuşağın bilmediği bir dönem… Özellikle bu dönemi yazmanızın bir nedeni var mıydı?</strong></p>

<p>Kızım 21 yaşında. Çocukluğum ve gençliğime dair anlattıklarım gözlerini dolduruyor. “Hemen her sezon oyunları kaçırmazdık ve tiyatro biletleri bir sigara paketinin yarısından ucuzdu, pazar günleri ücretsiz klasik müzik konserleri olurdu, devlet müzeleri ve galerileri ulaşılır noktalarda halka açık ve daima yoğundu” diye anlatmaya başladığımda; o Türkiye’nin bir zamanlar var olduğunu bilmek çok üzüyor onu. “Anlat, daha da anlat” diyor. Anlatırken anımsamak bana da iyi geliyor. Sanırım o yüzden eskinin özlediğim parçalarını topluyorum. Eskiyi yeniye katmak için...</p>

<h3><strong>İzmir çok sevdiğim&nbsp;İzmirliler sayesinde başkarakter oldu</strong></h3>

<p><strong>&gt; Bir yandan da eski İzmir okumasının içinde buldum kendimi. İzmir hâlâ güzel, eskiden daha güzeldi, yani Salkım Sokak gibi yerlerdeki evler yıkılıp “apartmancılar” gelmeden önce. Sizin için İzmir ne ifade ediyor, İclal Aydın’ın İzmir’i nasıl bir İzmir, diye sormak isterim… Ve o İzmir’den ne kaldı geriye?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ben sonradan İzmirliyim. Sonradan Ayvalıklı olduğum gibi... Şu anda çok kalabalıklaşan şehirden biraz daha kaçmak için Foça’nın bir köyüne yerleştim. Bu kitapta İzmir, çok sevdiğim İzmirliler sayesinde bu kadar canlı ve adeta bir başkarakter oldu. Bu noktada bana ruhunu ve şehrinin en güzel anılarını bağışlayan arkadaşlarıma çok teşekkür etmeliyim.</p>

<p><strong>&gt; Romanı önce Mert’in büyüme hikâyesi gibi okumaya başladım, sonra ‘bir sokağın romanı bu’ dedim, sonra Edis ve Nevzat’ı tanıdıkça ‘arkadaşlık hikâyesi’ dedim, aralarda Mert’in de dediği gibi “büyüme yorgunluğu” hikâyesi... ‘Aslında tüm bunların toplamı’ diye de bitirdim. Hem bireysel hem de toplumsal olanı anlatmışsınız aslında…</strong></p>

<p>Kitabın adı “büyüme yorgunluğu” mu olsa diye düşündük bir ara. Ama sonra her şeyin tanığı olan çocukluk sokaklarımızın ne kadar etkileyici anılar bıraktığını konuşurken karar verdim. O sokaktan geçen her birey toplu bir hatıra defterinin bir cümlesiydi. Kitabın adı Salkım Sokak olmalıydı.</p>

<p><strong>&gt; Karakterlerinizin her birini derinlikli analiz etmemize olanak sağlayacak şekilde yaratıp tanıştırıyorsunuz okurla. Her birinin hayatı sahiden ayrı bir roman. Tüm bu karakterleri yaratırken nereye baktınız, ne gördünüz de bu kişiler karıştı romana?</strong></p>

<p>Teşekkür ederim bu yorumunuza. Sanırım uzun zaman içinde biriktirdiğim ve kendi yerini alıp beklemeye geçenlerle dolu bir arşiv-hatıra-gözlem kutum var zihnimde. Yazarken dünyayla bağlantımı keserim. Böyle çıkarabiliyorum işlerimi. Üç ay, dört ay gündemim sadece kitabım oluyor. O sırada artık o kadar karışıyoruz ki birbirimize; bir yerden sonra ben yazıya, kahramanlara teslim oluyorum.</p>
Uzun zaman içinde biriktirdiğim ve kendi yerini alıp beklemeye geçenlerle dolu bir arşiv-hatıra-gözlem kutum var zihnimde. Yazarken dünyayla bağlantımı keserim. Üç ay, dört ay gündemim sadece kitabım oluyor. O sırada o kadar karışıyoruz ki birbirimize; bir yerden sonra ben yazıya, kahramanlara teslim oluyorum

<p><strong>&gt; Tabii bir de Ayda var. Mert’in hayatının belirleyici karakterlerinden ama hep bir belirsizliği de var gibi. Bu belirsizlik de onu Mert kadar güçlü bir karakter yapmış romanda…</strong></p>

<p>Sevmek tek kişilik bir performans olunca o belirsizlik daha güçlü de yapabilir seveni, daha kırılgan da. Onun tercihi elini kanatan o ipi bırakmak oldu. İpi bırakınca bunca zaman neyi sıkı sıkı tuttuğunu düşünür insan. Ama bütün yaralar, kesikler iyileşir. Kırıklar kaynar. Belki yanlış kaynar ama her şey geçer.</p>

<h3><img align="left" alt="Salkım Sokask No3" height="857" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/07/salkim-sokask-no3.png" width="589" /><strong>Yarımlardan bir bütündür insan</strong></h3>

<p><strong>&gt; “Bazen olmaz ama sonraki tüm ihtimallerden birinin doğuşudur bu. Olmayışı kutla…” cümlesi çok güzel ve genel olarak da aslında umut veren bir cümle. Siz kendi hayatınızda da böyle düşünüyor musunuz?</strong></p>

<p>Düşünmez miyim? Hem de kaç kez. Bir önceki kitabım Bunu Sen Oku kendi anılarımdan oluşuyordu. Anlattığımsa nasıl başardığım değil her defasında nasıl çuvalladığımdı. Hatalarından, olmazlarından, yarımlardan bir bütündür aynı zamanda insan.</p>

<p><strong>&gt; Okurunuza en çok ne kalsın bu romandan?</strong></p>

<p>Romanlarını çok sevdiğim yazar arkadaşım Fügen Ünal Şen şöyle bir yorum yazmış, diyor ki: “Mert’i, Edis’i, Ayda’yı bir kenara koydum kitap bitince, kendi kendine pudingli pasta yapmayı öğrenen, yokluğunu fark etmediğim, ‘neredesin sen?’ diye sormadığım hayatımın kıyısındaki bütün Nevzatlar’dan özür diledim” Bunu okuduğumda kalbim sızladı. Okura kalmasını istediğim ne varsa kalıyordu demek ki…</p>

<h3><strong>Her şeyin pratiği ve kolayı makbul artık</strong></h3>

<p><strong>&gt; Romanda baba ve oğul hikâyeleri de öne çıkıyor. Nevzat’la babası, Mert’le babası hepsinin bir şekilde sağlıklı ilişkileri var. Aslında aileler içindeki ilişkiler de öyle ve hatta komşular da. Tüm bunların toplamını düşünüp bugüne baktığında ne görüyor İclal Aydın?</strong></p>

<p>Hep sağlıklı mıydı eskiden ilişkiler, sanmıyorum ama bugünden daha iyiydi diye düşünüyorum. Her şeyin pratiği ve kolayı makbul artık. Yemeğin, giyimin, arkadaşlığın. Rahatlık öncelikli. Eşofman gibi, hazır paketli yemekler gibi… Az emekle çok doygunluk almaya alışkın bir dünyanın insanlarının sevme, aile kurma, ilişki yürütme becerisi de bu benzerliği taşıyor. 30 yıl önce iletişim bu kadar kolay değildi. Ciddi bir zaman, emek ve duygusal maliyet gerektiriyordu. Mektubunu günlerce beklediğiniz birinden kolay kolay vazgeçemezdiniz. İnsan yorulduğuna, uğraştığına kıymet verir. Belki de sağlıklı ilişki dediğimiz buydu: Sevdiğimize gerçekten zaman, ilgi ve uğraşı vermek.</p>

<h3><strong>Her şey değişiyor da bazı şeyler hiç değişmiyor</strong></h3>

<p><strong>&gt; Şakir dedenin İzmir’e gelmeden önceki göç hikâyesinin anlatıldığı bölümde “Bütün dünya bir o delinin, bir bu delinin elinde sallanan bir kavanoza dönmüş” ifadesi çok doğru. Bugün o kavanoz hâlâ sağlam mı sizce yoksa çoktan tuzla buz mu oldu?</strong></p>

<p>O delinin tuz buz ettiği kavanozun yerine gelen yenisi şimdi birinden diğerine fırlatılan sırça bir top gibi. Kırıldı kırılacak. Üstelik liderlerin neredeyse hemen hepsi “kim daha gözü kara” yarışında. Her şey değişiyor da bazı şeyler hiç değişmiyor değil mi?&nbsp;<em><strong>(Oksijen, Sibel Oral, Salkım Sokak No:3 / İclal Aydın / Artemis Yayınları / Roman / 336 Sayfa)</strong></em></p>
</blockquote>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>
</article></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU, KİTAP'YAZ</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/izmirden-bir-gocmen-mahallesi-hikayesi</guid>
      <pubDate>Tue, 23 Jul 2024 14:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/07/roman-1.png" type="image/jpeg" length="89876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[# Kitabın ilginçliği kadar, yazarı da çok gizemli.]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/kitabin-ilgincligi-kadar-yazari-da-cok-gizemli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/kitabin-ilgincligi-kadar-yazari-da-cok-gizemli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><u><strong>NET TÜRK TV </strong></u>/ Kitap</h3>

<p>Halüsinasyon kitabının tanıtımı ile ilgili şöyle deniyor:</p>

<p><em>"... Doğradığı her kurbanın üzerine başka bir kadının ismini dağlayan bir sapık. Katilin saplantı haline getirdiği 118 rakamının gizemi. Polisle, kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan kan içici bir avcı.</em></p>

<p><em>Onun peşine düşen, kendi ruhsal sıkıntıları içinde boğulup kalmış kırk dört yaşında bir profil uzmanı. Aklın sınırlarını zorlayan bir hayal gücü, kalbin temposunu bozacak bir gerilim ve hemen yanı başınızda soluğunu hissedeceğiniz güçlü karakterler.</em></p>

<p><em>Elinizdeki kitap pimi çekilip beyninizin labirentlerine bırakılmış bir bomba etkisi yaratacak! Soluğunuzu kesecek, zihninizi allak bullak edecek, sarsıcı, gerçekçi bir psikolojik-gerilim kurgu.</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><em>Bildiğiniz her şeyi unutun ve aklın sınırlarını zorlayacak bu gizemli hikâyenin kapılarından geçin; kitabı bitirdiğinizde hayat çok farklı olacak. Çünkü zihninizde açtığı tahribatı kolay kolay tamir edemeyeceksiniz!</em></p>

<p><em>Hiç düşmeyen bir tempo! Tedirgin edici bir gerilim! Baş döndürücü ve karmaşık bir gizem! Tahmin edilmesi imkânsız bir son!..."</em></p>

<h3><strong><img align="left" alt="Yazar-1" height="514" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/07/yazar-1.png" width="563" />Alein Kentigerna Kimdir?</strong></h3>

<p>Halüsinasyon kitabının ilginçliği kadar, yazarı da çok gizemli. Mesela <strong>Alein Kentigerna</strong> için <strong>"anonim bir yazar</strong>" deniyor.</p>

<p>Yazarla ilgili açıklama ise şöyle:</p>

<p>"... Yazarın gerçek adı ve hayatıyla ilgili bilgiler mevcut değildir. Kitaplarının yayınlandığı Panama Yayınları tarafından bile paylaşılmamıştır. Alein Kentigerna gizem, gerilim ve suç alanlarında kitaplar yazarak yayımlar. Kitaplarındaki final kurgularıyla okuyucuyu şaşırtmaktan hoşlandığı görülmektedir.</p>

<p>Eserlerinin bir kısmı en son teknoloji üzerine yazılırken bir kısmı da geçmişte kurgulanmıştır. Panama Yayıncılık tarafından altı kitapları yayınlanır. Kitaplar bir seri dizisi değildir. Yazarımız hakkında soru işareti bırakmayı sevdiği için gizemini hayla korumakta ve kim olduğu tam olarak bilinmemektedir..."</p>

<h3 id="alein-kentigerna-eserleri"><strong>Alein Kentigerna Eserleri</strong></h3>

<p>Gizemli yazarın gizemli kitabı sadece&nbsp;Halüsinasyon değil, diğerlerinin isismleri de çarpıcı.</p>

<p>Sırlar Uçurumu, Halüsinasyon, Ölüm Peygamberi, Yılanların Uykusu, Bir Psikopatın Günlüğü, Kıyamet Elçileri,</p>

<h3><strong>Kitapla ilgili diğer teknik bilgiler</strong></h3>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Liste Fiyatı:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; 200,00</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Yayın Tarihi:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; 20.04.2021</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>ISBN:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; 9786055143039&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Dil:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; TÜRKÇE</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Sayfa Sayısı:&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; 420</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Cilt Tipi:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; Karton Kapak</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Kağıt Cinsi:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; Kitap Kağıdı</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top">
   <p><strong>Boyut:</strong></p>
   </td>
   <td valign="top">
   <p>&nbsp; 13.5 x 21 cm</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/kitabin-ilgincligi-kadar-yazari-da-cok-gizemli</guid>
      <pubDate>Sun, 21 Jul 2024 17:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/07/kitap-son2.png" type="image/jpeg" length="87743"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünyanın önde gelen kitap kritik sitesinin listesi!]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/dunyanin-onde-gelen-kitap-kritik-sitesinin-listesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/dunyanin-onde-gelen-kitap-kritik-sitesinin-listesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<p>Dünyanın önde gelen kitap kritik sitesi The New York Times Book Review; roman yazarları, kurgu dışı yazarları, şairler ve kitap eleştirmenlerinden oluşan 503 kişilik bir jüriyle, 21. yüzyılın en iyi 100 kitabını seçti. İşte o liste</p>

<article>
<p>Stephen King, Bonnie Garmus, Sarah Jessica Parker, Karl Ove Knausgaard, Min Jin Lee gibi kitap dünyasından pek çok önemli isim, 1 Ocak 2000’den bu yana yayımlanmış favori 10 kitabını belirtti ve bu listeler doğrultusunda yüzyılımızın en iyi 100 kitabı The New York Times Book Review tarafından belirlendi. 74 tanesinin Türkçeye çevrildiği kitapların tam listesi şöyle:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>100</strong>&nbsp;Tree of Smoke, Denis Johnson<br />
<strong>99</strong>&nbsp;İkisi Birden, Ali Smith, Çeviren: Işılar Kür, Everest Yayınları<br />
<strong>98</strong>&nbsp;Bel Canto, Ann Patchett, Çeviren: Dilek Şendil, Can Yayınları<br />
<strong>97</strong>&nbsp;Men We Reaped, Jesmyn Ward<br />
<strong>96</strong>&nbsp;Wayward Lives, Beautiful Experiments, Saidiya Hartman<br />
<strong>95</strong>&nbsp;Ölüleri Getirin, Hilary Mantel, Çeviren: Elif Nihan Akbaş, Alfa Kitap<br />
<strong>94</strong>&nbsp;Güzelliğe Dair, Zadie Smith, Çeviren: Berna Kılınçer, Everest Yayınları<br />
<strong>93</strong>&nbsp;İstasyon On Bir, Emily St. John Mandel, Çeviren: Ferhan Ertürk, Pegasus Yayınları<br />
<strong>92</strong>&nbsp;Sen Gittin Gideli, Elena Ferrante, Çeviren: Meryem Mine Çilingiroğlu, Everest Yayınları<br />
<strong>91</strong>&nbsp;İnsan Lekesi, Philip Roth, Çeviren: Suzan Aral Akçora, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>90</strong>&nbsp;Sempatizan, Viet Thanh Nguyen, Çeviren: Duygu Akın, Kafka Kitap<br />
<strong>89</strong>&nbsp;Dönüş, Hisham Matar, Çeviren: Yasemin Çongar, Siren Yayınları<br />
<strong>88</strong>&nbsp;The Collected Stories of Lydia Davis<br />
<strong>87</strong>&nbsp;Detransition, Baby, Torrey Peters<br />
<strong>86</strong>&nbsp;Frederick Douglass, David W. Blight<br />
<strong>85</strong>&nbsp;Pastoralya, George Saunders, Çeviren: Niran Elçi, DeliDolu<br />
<strong>84</strong>&nbsp;Tüm Hastalıkların Şahı, Siddhartha Mukherjee, Çeviren: Zeynep Arık Tozar, Domingo Yayınevi<br />
<strong>83</strong>&nbsp;Arsız Yeşillik, Benjamín Labatut, Çeviren: Saliha Nilüfer, Can Yayınları<br />
<strong>82</strong>&nbsp;Hurricane Season, Fernanda Melchor<br />
<strong>81</strong>&nbsp;Pulphead, John Jeremiah Sullivan<br />
<strong>80</strong>&nbsp;Kayıp Kızın Hikâyesi, Elena Ferrante, Çeviren: Eren Yücesan Cendey, Everest Yayınları<br />
<strong>79</strong>&nbsp;Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı, Lucia Berlin, Çeviren: Aylin Ülçer, Siren Yayınları<br />
<strong>78</strong>&nbsp;Septology, Jon Fosse<br />
<strong>77</strong>&nbsp;Bir Amerikan Evliliği, Tayari Jones, Çeviren: Hülya Key, Eksik Parça<br />
<strong>76</strong>&nbsp;Yarın Ve Yarın Ve Yarın, Gabrielle Zevin, Çeviren: Esra Even, April Yayıncılık<br />
<strong>75</strong>&nbsp;Batı Çıkışı, Mohsin Hamid, Çeviren: Özgür Atılım Turan, Pegasus Yayınları<br />
<strong>74</strong>&nbsp;Olive Kitteridge, Elizabeth Strout, Çeviren: Merve Sevtap Ilgın, İthaki Yayınları<br />
<strong>73</strong>&nbsp;The Passage of Power, Robert Caro<br />
<strong>72</strong>&nbsp;İkinci El Zaman, Svetlana Aleksiyeviç, Çeviren: Sabri Gürses, Kafka Kitap<br />
<strong>71</strong>&nbsp;Kopenhag Üçlemesi (Çocukluk, Gençlik, Bağımlılık), Tove Ditlevsen, Çeviren: Leyla Tamer, Monokl<br />
<strong>70</strong>&nbsp;All Aunt Hagar’s Children, Edward P. Jones<br />
<strong>69</strong>&nbsp;The New Jim Crow, Michelle Alexander<br />
<strong>68</strong>&nbsp;Dost, Sigrid Nunez, Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu, Kafka Kitap<br />
<strong>67</strong>&nbsp;Armut Dibine Düşmeyince, Andrew Solomon, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>66</strong>&nbsp;Biz Hayvanlar, Justin Torres, Çeviren: Lâle Akalın, Doğan Kitap<br />
<strong>65</strong>&nbsp;Amerika’ya Tuzak, Philip Roth, Çeviren: Merve Sevtap Ilgın, Monokl<br />
<strong>64</strong>&nbsp;The Great Believers, Rebecca Makkai<br />
<strong>63</strong>&nbsp;Veronica, Mary Gaitskill<br />
<strong>62</strong>&nbsp;22:04, Ben Lerner, Çeviren: Hakan Toker, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>61</strong>&nbsp;Demon Copperhead, Barbara Kingsolver<br />
<strong>60</strong>&nbsp;Heavy, Kiese Laymon<br />
<strong>59</strong>&nbsp;Middlesex, Jeffrey Eugenides, Çeviren: Solmaz Kamuran, Domingo Yayınevi<br />
<strong>58</strong>&nbsp;Stay True, Hua Hsu<br />
<strong>57</strong>&nbsp;Nickel and Dimed, Barbara Ehrenreich<br />
<strong>56&nbsp;</strong>Alev Püskürtenler, Rachel Kushner, Çeviren: Suat Ertüzün, Can Yayınları<br />
<strong>55</strong>&nbsp;The Looming Tower, Lawrence Wright<br />
<strong>54</strong>&nbsp;Aralığın Onu, George Saunders, Çeviren: Niran Elçi, DeliDolu<br />
<strong>53</strong>&nbsp;Firar, Alice Munro, Roza Hakmen, Can Yayınları<br />
<strong>52</strong>&nbsp;Tren Düşleri, Denis Johnson, Çeviren: Çiğdem Erkal, Holden Kitap<br />
<strong>51</strong>&nbsp;Hayat, Sil Baştan, Kate Atkinson, Çeviren: Duygu Akın, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>50</strong>&nbsp;Trust, Hernan Diaz<br />
<strong>49</strong>&nbsp;Vejetaryen, Han Kang, Çeviren: Göksel Türközü, April Yayıncılık<br />
<strong>48</strong>&nbsp;Persepolis, Marjane Satrapi, Çeviren: Elif Çelik, Panama Yayıncılık<br />
<strong>47</strong>&nbsp;Merhamet, Toni Morrison, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Sel Yayıncılık<br />
<strong>46</strong>&nbsp;Saka Kuşu, Donna Tartt, Çeviren: Merve Sevtap Ilgın, Pegasus Yayınları<br />
<strong>45</strong>&nbsp;Argonautlar, Maggie Nelson, Çeviren: Selin Siral, Kolektif Kitap<br />
<strong>44</strong>&nbsp;Beşinci Mevsim, N.K. Jemisin, Çeviren: Bige Turan, DEX<br />
<strong>43</strong>&nbsp;Savaş Sonrası-1945 Sonrası Avrupa Tarihi, Tony Judt, Çeviren: Dilek Şendil, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>42</strong>&nbsp;Yedi Cinayetin Kısa Tarihçesi, Marlon James, Çeviren: Hasan Can Utku, Pegasus Yayınları<br />
<strong>41</strong>&nbsp;Böyle Küçük Şeyler, Claire Keegan, Çeviren: Umay Öze, Jaguar Kitap<br />
<strong>40</strong>&nbsp;Atmacanın A’sı, Helen Macdonald, Çeviren: Kıvanç Güney, Monokl<br />
<strong>39</strong>&nbsp;A Visit From the Goon Squad, Jennifer Egan<br />
<strong>38</strong>&nbsp;Vahşi Hafiyeler, Roberto Bolano, Çeviren: Peral Bayaz, Can Yayınları<br />
<strong>37</strong>&nbsp;Seneler, Annie Ernaux, Çeviren: Siren İdemen, Can Yayınları<br />
<strong>36</strong>&nbsp;Dünyayla Benim Aramda, Ta-Nehisi Coates, Çeviren: Pınar Umman, Monokl<br />
<strong>35</strong>&nbsp;Cenaze Evi Şenlik Evi, Alison Bechdel, Çeviren: Barış Gümüşbaş, Bilgesu Yayıncılık<br />
<strong>34</strong>&nbsp;Citizen, Claudia Rankine<br />
<strong>33</strong>&nbsp;Salvage the Bones, Jesmyn Ward<br />
<strong>32</strong>&nbsp;The Line of Beauty, Alan Hollinghurst<br />
<strong>31</strong>&nbsp;İnci Gibi Dişler, Zadie Smith, Çeviren: Mefkure Bayatlı, Everest Yayınları<br />
<strong>30</strong>&nbsp;Söyle Hayalet Şarkını Söyle, Jesmyn Ward, Çeviren: Begüm Kovulmaz, Doğan Kitap<br />
<strong>29</strong>&nbsp;Son Samuray, Helen DeWitt, Çeviren: Volkan Yalçıntoklu, İthaki Yayınları<br />
<strong>28</strong>&nbsp;Bulut Atlası, David Mitchell, Çeviren: Bilge Nur Gündüz, Doğan Kitap<br />
<strong>27</strong>&nbsp;Amerikana, Chimamanda Ngozi Adichie, Çeviren: Zeynep Çiftçi Kanburoğlu, Doğan Kitap<br />
<strong>26</strong>&nbsp;Kefaret, Ian McEwan, Çeviren: Püren Özgören, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>25</strong>&nbsp;Random Family, Adrian Nicole LeBlanc<br />
<strong>24</strong>&nbsp;Her Şeyin Hikayesi, Richard Powers, Çeviren: Kıvanç Güney, İthaki Yayınları<br />
<strong>23</strong>&nbsp;Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik, Alice Munro, Çeviren: Roza Hakmen, Can Yayınları<br />
<strong>22</strong>&nbsp;Sonsuz Güzelliklerin Ardında,Katherine Boo, Çeviren: Didem Avcı, Sonsuz Kitap<br />
<strong>21</strong>&nbsp;Evicted, Matthew Desmond<br />
<strong>20</strong>&nbsp;Erasure, Percival Everett<br />
<strong>19</strong>&nbsp;Hiçbir Şey Söyleme, Patrick Radden Keefe, Çeviren: Sonay Doyğun, Yakamoz Yayıncılık<br />
<strong>18</strong>&nbsp;Arafta, George Saunders, Çeviren: Niran Elçi, DeliDolu<br />
<strong>17</strong>&nbsp;Seri Sonu, Paul Beatty, Çeviren: Fuat Sevimay, Hep Kitap<br />
<strong>16</strong>&nbsp;Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları, Michael Chabon, Çeviren: Mehmet Harmancı, Everest Yayınları<br />
<strong>15</strong>&nbsp;Paçinko, Min Jin Lee, Çeviren: Kübra Tekneci, Epsilon Yayınları<br />
<strong>14</strong>&nbsp;Çerçeve, Rachel Cusk, Çeviren: Lale Akalın, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>13</strong>&nbsp;Yol, Cormac McCarthy, Çeviren: Sevin Okyay, İthaki Yayınları<br />
<strong>12</strong>&nbsp;O Yılın Büyüsü, Joan Didion, Çeviren: Burcu Tümer Unan, Arkadaş Yayınevi<br />
<strong>11</strong>&nbsp;Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı, Junot Díaz, Çeviren: Püren Özgören, İthaki Yayınları<br />
<strong>10</strong>&nbsp;Gilead, Marilynne Robinson, Çeviren: Gökçen Kara, Kryhos Yayınları<br />
<strong>9</strong>&nbsp;Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro, Çeviren: Mine Haydaroğlu, Yapı Kredi Yayınları<br />
<strong>8</strong>&nbsp;Austerlitz, W.G. Sebald, Çeviren: Gülfer Tunalı, Can Yayınları<br />
<strong>7</strong>&nbsp;Yeraltı Demiryolu, Colson Whitehead, Çeviren: Begüm Kovulmaz, Siren Yayınları<br />
<strong>6</strong>&nbsp;2666, Roberto Bolano, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Can Yayınları<br />
<strong>5</strong>&nbsp;Düzeltmeler, Jonathan Franzen, Çeviren: Füsun Doruker, Sel Yayıncılık<br />
<strong>4</strong>&nbsp;Malum Dünya, Edward P. Jones, Çeviren: Murat Sağlam, İnkılâp Kitabevi<br />
<strong>3</strong>&nbsp;Kurtlar Hanedanı, Hilary Mantel, Çeviren: Beril Tüccarcıbaşı Uğur, Alfa Yayıncılık<br />
<strong>2</strong>&nbsp;The Warmth of Other Suns, Isabel Wilkerson<br />
<strong>1</strong>&nbsp;Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Elena Ferrante, Çeviren: Eren Yücesan Cendey, Everest Yayınları <em>(Oksijen)</em></p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>

<p></p>
</article></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/dunyanin-onde-gelen-kitap-kritik-sitesinin-listesi</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jul 2024 20:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/07/kitap-1.png" type="image/jpeg" length="21458"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#'Saklı Yürek'te ne var?]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/sakli-yurekde-ne-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/sakli-yurekde-ne-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV / KİTAP </strong>OKU<strong>'YORUM</strong></u></p>

<h2>SAKLI YÜREK</h2>

<p>Usta yönetmen Ferzan Özpetek bir kez daha hayal gücünü serbest bırakıyor. Ve yeni romanı Saklı Yürek’te, farklı zaman ve mekânlarda yaşayan, her engeli aşarak birbirleriyle konuşmaktan vazgeçmeyen iki kadının ve onları buluşturan büyük sırrın hikâyesini anlatıyor</p>

<p>Ferzan Özpetek yeni romanıyla geldi ve yine bizleri kalbimizin tam orta nokstasından yakaladı. Benim için her zaman renklerin, ışıkların ustası olan Ferzan Özpetek, romanlarında da duyguların hemen her türlüsünü renklerin bin bir tonu misali anlatmasıyla benim için özel olan bir yönetmen/ yazar. Filmleri nerede bitiyor romanları nerede başlıyor kafamda belli bir sınırdan bahsedemem ama Ferzan Özpetek adını ne zaman duysam güzellik, duyarlılık, estetik, aşk, dostluk ve güzel sofralar gelir aklıma; binbir renk uçuşur ruhumda… İşte Özpetek, dördüncü ve Can Yayınları etiketli yeni romanı Saklı Yürek’te (İtalyanca aslı İtalya’da geçtiğimiz nisanda yayımlandı) bir kez daha kadın kalbini ve aşkın hem yaratıcı hem de yıkıcı gücünü anlatıyor. Roma’da geçen öyküde 18 yaşında bir genç kızla Alice ile tanışıyoruz. Annesiyle son derece kötü bir ilişkisi olan Alice, daha küçük bir kızken evlerine gelen Irene adlı bir ressam kadınla kurduğu sıcak dostlukta aradığı anne yarısını bulurken, yıllar sonra Irene’nin ölümünden sonra ona bıraktığı Roma’daki lüks dairesinde ise hem Irene’nin kayıp ressam aşkı Tancredi ile yaşadıklarının ardındaki sırrı hem de kendi özgürlüğünü ve gücünü keşfeder. Her zamanki gibi bir solukta okunan, sıcak ve dönüştürücü bir öyküye imza atan Ferzan Özpetek ile zoom üzerinden söyleştik.”</p>

<p><img align="left" alt="F E R Z A N O F F" height="525" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/06/f-e-r-z-a-n-o-f-f.jpg" width="485" /></p>

<p><strong>Saklı Yürek’in teşekkürler bölümünde “İlk teşekkürüm, farkında olmadan, anlattıklarıyla beni Alice ve Irene’nin hikâyesini kaleme almaya –ve değiştirmeye ve sonra yeniden yazmaya– iten herkese,” diyorsunuz. Bu hikaye ve kahramanları nasıl doğdu, size onların sesini ilk fısıldayan kimlerdi ya da siz bu hikayeyi ne zaman içinizde yaşamaya başladığınızı hissettiniz?</strong></p>

<p>Ben ilk başta başka bir proje yazıyordum. Pek iç açıcı bir proje değildi o. Türkiye'de geçiyordu ama biraz ağır bir projeydi. Biraz bunu bekleteyim, belki ileride yaparım dedim. Bu arada şu aklıma geldi, bundan 15 yıl önce tanıdığım bir oyuncu kız vardı. Onun hikayesi çok ilgimi çekmişti. Güneyli bir oyuncuydu. O 6 yaşındayken evlerine Roma'dan teyzesi geliyor ve çok hoş bir ilişkileri, konuşmaları oluyor. Sonra o teyze gidiyor. Aradan 3-4 yıl geçiyor, kız evde yalnızken, telefon çalıyor, cevap veriyor, teyzeyle konuşuyorlar. Bunun üzerine kızın annesi ikisinin arasını yapıyor, ikisini görüştürüyor. Çünkü bence, kız söylemedi ama herhalde ümit ediyor ki bu teyze ona bir şeyler bırakır belki... Ve kıza 19-20 yaşındayken Roma’daki evini bırakıyor. Kız da Roma'ya geliyor, orada oyunculuk yapıyor. Şu anda zaten meşhur bir oyuncu. Yani başlangıç olarak böyle bir hikâyeydi yola çıktığım. Ama anneler çok farklı tabii. Teyze ise garip bir kadın, ev kadını, bunu da değiştirdim, ressam yaptım, hikâyeye resim olayını koydum. Ben bir şeyden hareket ediyorum ve onu kendi kafama göre değiştiriyorum hep. Hayatımda hep öyle oldu her şey. Filmlerim de öyle oluyor. Bir şeyden hareket ederek kişilikleri, karakterleri ortaya çıkarıyorum.</p>

<h3><strong>“Hayatım hep yaşayanlar ve yaşamayanlar arasında gidiyor”</strong></h3>

<p><strong>Bu kez her zamankinden farklı bir ana kahramanınız var. Annesinin baskılarından yılmış, imkansız görünen rüyası olan oyunculuk mesleğine adım atmaya kararlı bir şekilde, kendisine sürpriz bir şekilde miras kalan Roma’daki evde tek başına yaşama yolculuğuna çıkan çekingen ama cesur, 18 yaşındaki bir genç kız Alice… Alice nasıl doğdu? Bu arada ikinci kez Alice adlı bir kahramanınız var…</strong></p>

<p>Evet, Nuovo Olimpo filmimde de var… İki arkadaşım var, kızlarını bundan tam 7 yıl önce kaybettiler, 15 yaşındayken kızları trafik kazasında öldü. Hayatları mahvoldu, söndü bir süre. Adı Alice’ydi ve bana hüzün veriyordu. Çünkü annesi yakın arkadaşım, kadının hayatı tamamıyla değişti. Bir annenin babanın çocuğunun kaybını yaşaması çok zor. Sonra ben de dedim ki, bir film yapıyorum ve oradaki kıza Alice ismini koyacağım. Anne çok sevindi. Hatta filmi kıza adadım. Sonra, bir kitap bir yazıyorum ve yine Alice koyacağım karakterin ismini dedim. Yine çok sevindi. Ama dedim ki, “Bak, senin kızınla olan ilişkin gibi güzel bir ilişkisi yok bu karakterin annesiyle, alınma sakın!” Güldü… “Olur mu canım! Alice'yi bir yerde yaşatıyorsun, çok hoşumuza gidiyor,” dedi. Kitabın satışları burada çok iyi gidiyor. Alice bize bayağı yardımcı oluyor yukarıdan diyorum, gülüşüyoruz. Kitabı adadığım diğer kişi, Rossana da, benim Lecce'den, Serseri Mayınlar’ı çektiğim şehirden yakın bir arkadaşım, onu da geçen sene kaybetmiştim. Hoşuma gidiyor artık olmayan, giden insanlara adamak… Abim Asaf'ı Cahil Periler'deki Burak Deniz'in kişiliğine koydum mesela… Çünkü hayatım hep yaşayanlar ve yaşamayanlar arasında gidiyor. Artık olmayanları olmuş gibi görmek hoşuma gidiyor. Herhalde yaşlılığın getirdiği bir şey ama eskiden de vardı bende böyle...</p>

<p><img align="left" alt="Sakliyurek Kbe9" height="563" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/06/sakliyurek-kbe9.jpg" width="360" /><strong>Bu Alice’nin olduğu kadar ona bu evi miras bırakan manevi teyzesi ressam Irene’nin de öyküsü aynı zamanda. Irene’yi o kadar canlı bir şekilde tasvir etmişsiniz ki onun gerçek olduğu hissine kapıldım. İlham aldığınız birisi var mıydı?</strong></p>

<p>Irene'de biraz ben varım; ben bir sürü teyzelerle büyüdüm, onlar var. Annem var çokça. Tancredi içinse bana ilham veren bir ressam çocuk var… Bir gün onun sergisine gittim, bana bir resmini hediye etti, evde duruyor, çok kıymetli bir resim yani, bayağı pahalı. Sonra beni stüdyosuna davet etti, gittim. “Biraz şampanya içelim,” dedi. “Sen dedi ressamlık yaptın,” dedi sonra. “Evet,” dedim “ben de ressamlık yaptım, hatta çerçevecide de çalıştım.” Aynı zamanda resim de yapıyordum. Sonra resimleri satıp resimden geçinmeye başladım. Cahil Periler'deki resim benim resmimdir. Bazen yazıyor Instagram'da insanlar, bakın sizin resminiz bizde var, diye. Çok hoşuma gidiyor. O zamanlar çok ucuza almış, çünkü ben haftalık 80 bin liret kazanıyordum. Babamla aramız açılmıştı. Ben sinema yapmak istiyordum, babam da “o zaman çalışacaksın” dedi. Ben de gidip çerçevecide çıraklık yapmaya başladım. Çerçeve yapmayı öğrenirken ambalaj kağıtlarına resim yapıyordum. Gelenler beğenip satın almaya başladılar. Bahsettiğim ressam da benim bazı resimlerimi görmüş, çok hoşuna gitmiş. “Gelsene beraber bir resim yapalım,” dedi. Oturduk, içki içtik, o resim yaptı, “sen de bir fırça at” diyor, ben gülüyorum… Çok hoş, çok enteresan biriydi. Dedim ki bu çocuğu koyayım kitaba, onu tarif edeyim dedim kişilik olarak. Çünkü hakikaten Tancredi’ye benziyordu. Aramızda hiçbir şey olmadı. Olabilirdi, çok güzel şeyler olabilirdi ama ben artık biraz evde kalmış tavrındayım ve hayatımda başka bir insan var (gülüyor). Instagram hesabını bir arkadaşıma gösterdim, “Tancredi'yi bu çocuktan ilham alarak yazıyorum” dedim. “Ferzan çok hoş herif bu, çok tuhaf bir şekilde benziyor karakterine,” dedi. Çok hoşuma gitti. Çünkü ben kalkıp da bu çocukla beraber orada olsaydım, her gün oraya gitseydim, beraber resim yapsaydım bambaşka bir şeye dönebilirdi. Dönmedi ama benim kafamda döndü tabii bir şekilde. Yani böyle olsaydı diye yazdım bu karakteri. Kitabın içine girdi bir şekilde, Irene Hanım’ın eline geçti, benim elime geçmedi.</p>

<p><strong>Kitapta Irene ve Alice arasında geçen bir diyalogdan: “Çocukken hikâye hayal etmeyi öğrenenler ömür boyu vazgeçmezler. Neden biliyor musun?” “Hayır.” “Bizi hayatta tutan güç budur da ondan.” Sen nasıl hatırlıyorsun?” Irene Teyze: “Ben onları resmediyorum,” dedi.” Öykünün kalbini her ne kadar büyük bir aşk ve tutku hikayesi oluştursa da bir yandan da asıl olarak hayal gücünün ve yaratıcılığın kutlandığı bir öykü bu değil mi?</strong></p>

<p>Öyle, tabii ki öyle. Ben de diyorum ki “Ben onları filme alıyorum,” veya “kitap yapıyorum”. Yani aslında kadının cevabı benim cevabım, kendi cevabımı koydum oraya.</p>

<p><strong>Keza romanda bir yerde Poe’nun şu alıntısını da kullanıyorsunuz: “‘Gündüz hayal kuranlar, yalnızca geceleri düş görenlerin gözden kaçırdığı birçok şeyi bilirler.’” Siz de bir gündüz hayalcisi misiniz? Ve Alice gibi çocukken siz de hikayeler hayal eder miydiniz?</strong></p>

<p><img align="left" alt="Ferzan2" height="496" src="https://netturkcomtr.teimg.com/netturk-com-tr/uploads/2024/06/ferzan2.jpg" width="513" />Kesinlikle. Hep, hep, hep. Çok uydururdum, hikayeler anlatırdım. Bazen inanırlardı. Başımı derde soktuğum bile olmuştur bu konularda. Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatırdım, annem çok gülerdi, anlardı hemen benim uydurmaya giriştiğimi. Fantezi çok güzel bir şey bence. İnsanı çok oyalıyor. Bir yandan da çok kalabalık, çok fazla kadının olduğu bir ortamda çok yalnızdım, yalnız bir çocuktum. O yüzden belki fantezilere gidiyordum.</p>

<p>Hayatımızdaki yanlış insanlara bir yandan da teşekkür etmemiz lazım. Çünkü bize öteki insanların ne kadar kıymetli olduklarını gösteriyorlar</p>

<p><strong>Roman şu epigrafla başlıyor: “Anılar hatırlandığı sürece ayrılık olmaz.” Bu söz roman bittikten sonra bile benimle kaldı ve kendi içinde derinliklere açılmayı sürdürdü. Irene ayrılığın üstesinden gelebilmek için anılarına bile tutunamıyor ama çünkü yaşadığı derin belirsizlik, anılarıyla dahi yabancılaştırıyor onu. Burdan şuna gelmek istiyorum. Anılarımız ne kadar bize aittir? Yoksa gerçeklerle sürekli değişen yapısıyla onlara bile mi sahip olamayız? Ve bununla nasıl başa çıkabiliriz?</strong></p>

<p>Benim hayat felsefem, paylaşım. Yani gördüğüm güzel bir şeyi başkasıyla paylaşmak. Bu paylaşma olayında da yaşayan ve yaşamayan insanlar, onların anıları var. Anılarımız olmadan ilerlememiz çok zor. Tabii anılarımız üzerinde kalkıp ağıtlar yakmak falan değil. Sadece hoş olarak hatırlıyorum bir sürü şeyi. Hani deriz ya, geçmiş olmadan bugün olmaz. Hatırlamadan bugünün olması çok zor. O yüzden bende hep bir paylaşım olayı var. Covid dönemiydi, İtalya korkunçtu. Pencereden dışarıya bakıyorum, her taraf boş. Ondan altı ay önce kaybettiğim bir arkadaşım vardı. Diyordum ki, “İlk gittin bak, iyi ki gittin de bunları görmedin.”&nbsp; Ama bayağı sesli konuşuyordum. İşte bu çok güzel bir şey, ah bunu keşke görseydin dediğim insanlar var. Geçenlerde yolda yürüyorum. Şimdi başka bir mahallede oturuyorum. 46 yıldır oturduğum evden ayrıldım ama evi hiçbir şeye dokunmadan bıraktım öylece. Tencereler bile kaldı. Ama o mahallede yaşamak artık çok zordu benim için. Özpetek turları düzenliyorlar oraya, Cahil Periler turları var. Aşağı iniyorsunuz 10 kişi var, fotoğraf çektireceksiniz, selfie yapacaksınız... Bunlar çok da güzel şeyler ama bir yandan da modunuz olmadığı zaman zor oluyor.</p>

<p>Bunu niye anlatıyorum? Çünkü o eve doğru gidiyorum geçenlerde. Giderken aklıma geldi, hep gittiğimiz bir dondurmacı vardı. Oradan geçerken aklıma geldi. Dedim ki ya buradaydım işte 25 yıl önce falan, belki 30 yıl önce. Orada oturduğumuz bir akşamüstü geldi aklıma. Dondurma yiyorduk, konuşuyorduk, gülüyorduk… Yüksek sesle, ne kadar güzeldi dedim iki arkadaşımın ismini söyleyerek. Sizlerle ne kadar gülüyorduk değil mi, dedim. Kim bilir ne yapıyorsunuz? Benim yanımdasınız mutlaka, falan dedim. Karşıdan da iki kişi geliyor. Bana baktılar. Kendi kendine konuşan bir adam, diye düşünecekler dedim. Elimde cep telefonumu tutuyorum ya, cep telefonuma gözleri gitti ve, ah tamam dediler, ifadelerimden anladım. Zannettiler ki ben cep telefonumda, kulaklıkla konuşuyorum… Böyle şeyler oluyor yani, anılar deyince bir sürü şey birbirine karışıyor.</p>

<p><strong>Anılara sahip çıkma yönteminiz olmayan insanlarla konuşmak mı yani, böyle diyebilir miyiz?</strong><br />
<br />
Konuşmak, hatırlama… Hatta pişirdiğiniz bir yemek. Küçük jestler var hayatta yapılan. Küçük olaylar var. Onlar insana iyi geliyor. Kalbine iyi geliyor insanın.</p>

<h3><strong>“Arzuların coşması sanatla çok ilgili”</strong></h3>

<p><strong>Irene ve yine kendisi gibi ressam olan sevgilisi Tancredi arasındaki aşk ve cinsel tutku büyük bir yaratıcılık patlamasına dönüşüyor ve sıra dışı güzellikte eserler yaratıyorlar. Yaratıcılık ve aşk/cinsel tutku enerjisi arasındaki bağ hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p>

<p>Çok komik gelecek size ama, bende reflü başladı ve doktor bir ilaç verdi. İlaç reflüyü geçiriyor ama aynı zamanda bütün libidonu bitiriyor. Bir yandan filmin içini yazıyorum, soğuk bir havam var, kafamda bir sıcaklık yok… İsteksizlik var, libido sıfır. Sevgilim dedi ki “Ferzan, çok etkiliyor biliyorsun. Cinselliğin arzunun getirdiği şey aynı zamanda yaratıcılığı da etkiliyor.” “Çok doğru, yani şu anda ben bu ilacı kesiyorum,” dedim. Ondan sonra reflü tekrar başladı. Soğuk insanlar vardır ya hani hiçbir şeyden etkilenmezler, öyle olmak istemiyorum hiçbir zaman. Ve sorunuza cevap olarak diyorum ki alakalı, çok alakalı. Cinselliği sadece seks olarak düşünmeyin. Cinsellik aynı zamanda bir sürü şeyin canlanması, bir sürü arzunun coşması demek. O arzuların coşması da sanatla da çok ilgili, kesinlikle.</p>

<p><strong>Bu kez bu hikâyenin başrolünde resim sanatı var. Renklerin sizin için çok önemli olduğunu biliyorum. Peki resim sanatı sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>

<p>Ben iki yıl boyunca resimden geçindim burada. Benim için resim, fotoğraf, renk, ışık, özellikle ışık en önemli şey. Işık hayattaki en önemli şey. Öyle ışık vardır ki çok hoş bir insanı çok kötü ya da ortalama bir insanı müthiş güzel gösterebilirsiniz. Benim hayatım tamamıyla ışık, tamamıyla resim. En beğendiğim filmlerin ortaya çıkması hep ışıktan oluyor. La Traviata'yı sahneye koyarken operada ya da kitap için bir şey düşünürken kafamda yarattığım resim çok önemli. Film çekimindeki görüntü çok önemli. Tiyatro oyunu koyuyorum sahneye, oradaki görüntü çok önemli. Hep ışıkla, resimle ilgili bu. O yüzden imaj en önemli şeylerden birisi hayatımda. Tabii ki görüntü derken sadece görüntü olmaması lazım, görüntünün getirdiği bir ağırlık olması lazım. Ağırlık dediğim şeyin anlamı bilmiyorum ama ikisinin beraber olması çok önemli. Venedik için bir enstalasyon yaptım, Venetika. Çok tutuldu, çok beğenildi, acayip bir sürü şey yaptık. Görüntülerine insanlar deli oldular. Hatta buradaki Maxi Müzesi, o görüntülerden yedi tane fotoğraf alıp bir sergi yaptık. Bunlar çok hoş şeyler; görüntü, ışık, resim benim için çok önemli.</p>

<h3><strong>“Hayatımızdaki yanlış insanlara teşekkür etmemiz lazım”</strong></h3>

<p><strong>Öte yandan Alice’nin oyunculuk tutkusu nedeniyle, sinema setleri, oyunculuk ve figüranlık meseleleri gibi bölümler de yer alıyor. Figüranlar üstünde cinsel bir güç kullanan olumsuz bir cast yöneticisi dahi var. Cesare karakteri hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p>

<p>Cesare tipi beni çok eğlendiren bir tip. O insanlardan çok tanıdım ben hayatımda. Herhalde siz de tanımış, tanışmışsınızdır o tiplerle. Onlar olmasa Tancredi'nin veya kızın karşılaştığı adamın önemi olmazdı. Hayatımızdaki yanlış insanlara bir yandan da teşekkür etmemiz lazım. Çünkü bize öteki insanların ne kadar kıymetli olduklarını gösteriyorlar. Geçenlerde Milano'da, kitabın tanıtımında bir oyuncu yanıma geldi. Dedi ki, “ya Ferzan, Tancredi gibi bir adamla tanışamadık, hep Cesare'yle tanıştık.” “İnşallah Tancredi’yle de karşılaşırsın” dedim. (Gülüyor)</p>

<p><strong>Bu romanda en sevdiğim karakterlerden biri ise Alice’nin ev arkadaşı ve yakın dostu, sağduyulu olduğu kadar zeki, bilge ve eğlenceli de bir karakter olan Davide oldu. Hatta bazen Davide’nin siz olduğunuzu ve Alice’ye Davide aracılığıyla öğütler vermeye çalıştığınızı bile düşündüm. Ne dersiniz?</strong></p>

<p>Hiç değil, hiç hiç hiç… Hatta benden uzak bir tip. Öyle tanıdığım çok insanlar olmuştur hayatımda. Onlara örnek verdim. Alice’ye bir ev arkadaşı vereyim dedim, tatlı ve iyi bir adam olsun diye düşündüm. Böyle ortaya çıktı, ben değilim yani. Ama siz böyle sorunca ben daha çok kim olurum diye düşündüm de, ben birazcık İrene birazcık Alice'yim, birazcık...</p>

<p>Yani kendim tam olarak şuyum diyemem. Ama hayatımda hep Irene gibi insanların oldu.<br />
Wislawa Szymborska diye bir şair vardır, Polonyalı, Nobel ödüllü. İyi dostluğumuz oldu onunla. Kutsal Yürek filmini yaptığımda bir sürü yabancı gazeteci ilgilendi. Bir gazeteci arayıp röportaj istedi. Yapmak istemiyorum dedim. Adam Polonya'lıyım deyince kabul ettim. Adam şaşırınca “ben Szymborska'nın hayranıyım” dedim. Röportajı yaptık.</p>

<p>Aradan iki ay geçti, bana bir şiir kitabı geldi. Kitapta Szymborska'nın “Bütün kalbimden Ferzan'a” diye bir imzası vardı… Torino Kitap Fuar’ında halka tanıştırılacaktı. Ferzan Özpetek gelip beni tanıştırsın demiş insanlarla. Gittim. Kadını tanıttım, sonra yemeğe çıktık, aradan 15-20 gün geçti, tekrar Roma'ya geldi. Hayal edemediğim insanlarla beraber çok güzel bir akşam yemeği yedik, çok güldük. Böyle bir hoş bir şey oldu aramızda. İşte bunlar Irene'nin tavırlarıydı. Ama ben bunları direkt olarak değil, indirekt olarak söylüyorum. Şimdi de var yine hayatımda öyle insanlar.</p>

<p><strong>Irene ruh ikizini, Tancrede’yi buluyor ama beklenmedik kadar erken kaybediyor ve hayata küsüyor. Alice ise daha hayatının başında ve aşk yaşamında bir dolu hata yapmakla meşgul.&nbsp; Ev arkadaşı Davide ona şöyle söylüyor: “Ruh ikizini beklerken biraz eğlenmekte bir sakınca yok ama, değil mi? Önemli olan bu: İster bir gün, ister bir ay, ister sonsuza dek sürsün, aşk seni hep gülümsetmeli, asla ağlatmamalı!” Biz aşkı ve ruh ikizi meselesini gözümüzde mi çok büyütüyoruz yoksa aşkın pek çok çeşidi mi var? Ya da onu yanlış mı anlıyoruz?</strong></p>

<p>Aşk ağlatmamalı çünkü aşk acı vermemeli. Acı veren şey aşk değildir bence. Acının da bir tonu var. Değişik bir tonu var çünkü bazen acı veriyor ama durup dururken acı vermesi arasında da bir fark var. Size kötü davranan, kaybolan, üzerinizde endişe yaratan bir insan aşk olamaz. Bazen öyle ilişkilerimiz oluyor ki bize ters düşecek, bizi zora sokacak insanlara bağlanıyoruz. Öyle bir huyumuz var. Kendi kendimizi cezalandırma huyumuz var. Ama insan yavaş yavaş anlıyor. Aşkın pek çok çeşidi var.</p>

<p><strong>Irene bir yerde “Kolay yoldan gittim, hayranlarıma kulak verdim; oysa sanatın gerçek değeri seni onaylayanlarla ölçülemez. O ise doğuştan bir dâhi, et ve kan, kemik ve tenden ibaret: Görülmeyi beklemiyor, yalnızca kendini ifade etmeye ihtiyaç duyuyor,” diyor. Dünya çapında hayranları olan, çağımızın en önemli yönetmenlerinden biri olarak ya siz kendinizi bu konuda nereye koyuyorsunuz? Hayranlarına kulak veren mi yoksa sadece kendini ifade etmeye ihtiyaç duyan bir sanatçı mı?</strong></p>

<p>Dünya çapında deyince ben şaşırıyorum, neyse. Şu anda karşımda bir sürü ödül var. Belki 60-70 tane… Ama ödüllerin, festivallerin hiçbir özelliği yok benim için. Mesela Antalya Film Festivali jüri başkanıydım, çok eğlendim, çok hoşuma gitti. İlk filmim Haman’la katıldığım festival çok önemliydi benim için. Cannes'a da gittim Hamam filmiyle, sonra Venedik'te jüri oldum. Bunların hepsi anılar ve geçici şeyler. Geriye kalan tek şey yaptığım filmler. Bana yazıyorlar, Serseri Mayınlar’ı 20-25 kere seyrettim diyenler var. Ben bir filmi yaparken heyecanlandıysam, o gün içimden ağlamak ya da gülmek geldi, böyle duygularım olduysa diyorum ki içimden, bu o tanımadığım seyirciyle de olacak, onlarda da olacak bu duygular. Onlarla bunu paylaşacağım diyorum. Ama bu onlardan onay alacağım demek değil. Onlarla duygularımı paylaşma olayı. Alkış almak, onay almak değil, onaydan da bahsetmiyorum, paylaşmaktan bahsediyorum ben. Bundan önce yazdığım kitapta da vardır, Bir Nefes Gibi. Yazarken kendi kendime gülüyordum. Çünkü kafamda okuyucular var, benim gibi okuyucular var. Ben de okuyucu oluyorum o anda. Ben de çekim sırasında yönetmen veya seyirci oluyorum. Bilmiyorum anlatabildim mi?</p>

<p><strong>Davide son zamanlarda aşka dair okuduğum en güzel ve bilgece tanımlamalardan birini yapıyor ve “Dünyanın siyah beyaz değil, aksine bütün tonlarıyla gri olduğunu unutma. Dünyada en çok aradığımız şey olan gerçek aşk ise işte o ara tonlarda gizli. Hepimiz grinin, kırmızının ya da mavinin hayallerimizi renklendiren bir tonuna sahibiz. Çekim dediğimiz şey şaşırtıcı ve tekrarlanamaz bir kimyasal reaksiyon, inan bana,” diyor. Bunu biraz daha açabilir misiniz?</strong></p>

<p>Niye bir insan bizim dikkatimizi çekiyor, hoşumuza gidiyor? Niye birisine aşık oluyoruz? Kalpte niye yer veriyoruz o insana birdenbire? Bu dostluklarımda da oluyor benim. Yani niye o insandan birden böyle bu kadar sıcak dost oldum? Bana çok ters fikirli olan bir insanla da çok hoş bir ilişkim olabiliyor. Siyah-beyaz olayına ben de inanmam. Hayatımda renklerin olduğuna çok inanıyorum. Değişik tonların olduğuna. O yüzden koydum o cümleyi.</p>

<p><strong>Irene’nin Alice’ye en büyük öğüdü ise “ne pahasına olursa olsun aşkının da yeteneğinin de peşinden git. Ama başına her türlü şey de gelebilir. Hiç şaşırma, hiç sevinme: Bil ki hayat senden hepsinin hesabını soracak. Ne olursa olsun, sen ışıldamaya devam et,” oluyor. Bu öyküden çıkaracağımız ders burada mı gizli? Ne olursa olsun, sen ışıldamaya devam et…</strong></p>

<p>Kitabın kalbi en sonda, kadının söylediği en son cümlelerde gizli. Onu şimdi söyleyemeyiz tabii ama orada gizli. Seçeceğin yol, hayatta yapacağın şeyler çok önemli. Kadının yazdığı son mektup benim için çok önemli.</p>

<p><strong>Öte yandan bu öykünün saklı yüreğinde, rahatsız edici bir şekilde sevmeyi beceremeyen bir anne ile kan bağı olmasa da bir anne kadar sevebilen bir manevi teyze ile babalıkla ilgili ‘yoksunluklar’ da var. Bir röportajınızda “Abilerimle ilişkim çok iyidir. Annemle de müthiş. Babamla o kadar değildi. Ama babam gittikten sonra onu da kendi içimde çözdüm” diyorsunuz. Bu öyküdeki öz/manevi anne-baba figürleri kendinizden ne kadar yansıdı?</strong></p>

<p>Yok, oradaki anne fikri şöyle ortaya çıktı: Çok yakın, eskiden beraber olduğum bir arkadaşımın yengesi vardır, kocasını mahveden korkunç bir kadındır. Ben o kadının ismini kullanarak bayağı kadının hikayesini, yani kadının kişiliğini yazdım. Ama kitap baskıya girecekken son anda ismini değiştirdim. Çünkü kadın diyecek ki bana, ulan beni yazmışsın. Sonra arkadaşım dedi ki yengesi için, “Anlamaz, kendini öyle hissetmiyor ki o!” Anlamaz dedi ama çok belliydi. Kızıyla ilişkisi mesela kadının… Ben bir kere gittim bunların şehirlerine, küçük bir kasabada oturuyorlar, yemeğe davet ettiler beni. Kızıyla oğlu var. Oğlana çok hoş davranıyor. Kız da topluca bir kız ama dünya güzeli. Kadın kızı mahvediyor.<br />
Ay sen ne kadar yedin, lombuk lombuksun falan diye bizim yanımızda konuşuyor. Onlar aklıma geldi, öyle bir pislik yazdım ben de. Benim annem ve babamla ilgili bir karakter yok yani, onlar daha değişik karakterlerdi, daha değişik kişilerdi.</p>

<p><strong>“Ferzan Özpetek dokunuşu” diyorlar ya sizin filmleriniz için, özellikle İtalyanlar bunu daha çok kullanıyorlar. Bu bence artık kitaplarınız için de geçerli. Bunun formülü yok biliyorum ama içgüdüsel olarak ve tutkuyla yapmak mıdır bunun aslında özü?</strong></p>

<p>Nedenini bilmiyorum ama şimdi yaptığım filmde 16 tane oyuncu kadın var. 12 tanesi büyük starı buranın. Hepsi senaryoyu okumadan filmi kabul ettiler. Yani hiç kimse, hiçbir ajans kalkıp da senaryo kalın falan demedi. Bir kadını senin filminde görüyoruz harika, müthiş güzel çıkmış, çok iyi oynuyor, müthiş bir performansı var. Bir başka filmde görüyoruz bambaşka bir insan diyorlar. Bunun nedenini bilmiyorum ben, açıklayamıyorum. Çok dikkatli olmam olabilir, bilmiyorum. Ama hoşuma gidiyor bunu duymak. Yani Ferzan Özpetek dokunuşu dedikleri şeyin ne olduğunu ben bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.</p>

<p><strong>Büyük sofralar, özel yemekler sizin alameti farikalarınızdan. Ama bu öyküde bir iki küçük örnek dışında lezzete ve sofralara dair pek bir sahne yok. Merak ettim…</strong></p>

<p>İki-iki buçuk yıldır 14 kilo falan zayıfladım, o yüzden olabilir (gülüyor). Kitapta bir restoran var. Oturduğum eve yüz metre ileride bir restoran. Tesadüfen keşfettik orayı. Simone (hayat arkadaşı) motosikletin üzerinde cep telefonunu unuttu. İsmi La Pollorola olduğu için tavuk restoranı zannediyorduk. Neyse, telefonu aradık. Cevap verdiler, biz de gidip telefonu aldık, ayıp olmasın diye de akşam yemeğe gittik. Acayip güzel bir akşamdı, sahipleriyle konuştuk. Çok meşhur bir Amerikalı oyuncu vardı, onun gittiği bir yer, karanlık tipler de geliyor. Tuhaf, karışık bir ortam var ama yemekleri mükemmel. Ben de Alice’nin iş bulma sahnesini oraya koydum, isimleri değiştirdim tabii. Şimdi diyorlar ki, birisi geldi bizi kitaptaki isimlerle çağırıyor, gülüyorlar. Öteki restoranlar çok kıskanıyorlar, çünkü Instagram'da bile çıktılar. Meşhur bir sunucu kadınla gittiğim zaman orada resim çekildik, koyduk, bu çevredeki bütün restoranlar bana bozuk çalıyorlar biraz, hep oraya gidiyorum diye.</p>

<p><strong>Bir önceki romanınız olan Bir Nefes Gibi’de de bir gün kapıyı çalan ve geçmişten sırlar getiren bir yaşlı kadın karakter vardı. Roma ile İstanbul arasında gidip gelen bu öyküde de büyük bir aşk ve aile sırları mevcuttu. Bu kez İstanbul yok ama sanki farklı bir aynadan yansıyan benzer temalar var. Ne dersiniz?</strong></p>

<p>Birbirine benzeyen temalar var dediniz. Evet. Kişiliklerden bahsediyorsunuz sanırım siz. Evet ben de onu hissediyorum. Benim kafamda var ama herkes çok farklı, çok etkilendim, ötekinden çok farklı, ötekisi de çok hoşuma gitmişti ama bu da çok hoşuma gitti, hatta bunu daha çok beğendim diyor. Ama ben de hep içimden sizin gibi düşünüyorum. Karakterlerin anlatımında bir şeyler var birbirine benzeyen. Bana da öyle geliyor hep. Ama ne olduğunu bilmiyorum. Bana deseniz ki nedir, bilemem. Bir his belki bu. Burada iki kişi var. Bir önceki romanımda da iki kız kardeş vardı. Orada mektuplar vardı. Burada duvara asılı yapıştırılmış resimler ve mektuplar var. Öyle bir benzerlikler var ikisinin arasında. Yine bir şekilde duyguların, aşkların, hayal kırıklıklarının olduğu dünyayı anlatıyorum.</p>

<p><strong>Bu roman diğer romanlarınızın yanında sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>

<p>Kitap baskıya girerken, kitabın son bölümünün bir kısmını başa aldım. Kızın yaptığı deneme filmininin olduğu kısım. O film kitabın sonundaydı tamamıyla. Onu başa aldım çünkü kafalarda bir şey yaratmak istedim. Beklenti ne oluyor? Nasıl oluyor? Soru işareti. Bir soru işareti yaratıyor gerçekten o. Orada Alice’nin kararını vermesi çok hoşuma gidiyor. Aferin kızım sana diyorum. Kendimi biliyorum. Yapacağım başka şeyler de var hayatta. Hayat öyle bir şey, tabii ki sinema çok önemli, tabii ki resimler çok önemli, ama bazen hayatta başka şeyler de öne geçiyor, geçebiliyor. Çok önemli bir film çekeceğim ama o anda bana ihtiyacı olan, benim gerçekleştirmek istediğim bir şey olduğu zaman o film geride kalıyor. Bana kendi kendime karşı haz duydurtuyor.</p>

<p><strong>Saklı Yürek’in sinemaya uyarlanması söz konusu mu?</strong></p>

<p>Bir Nefes Gibi’yi burada bir sürü prodüktör istedi. Hele bir tanesi acayip bir fiyat verdi, anormal bir fiyat. Beni ilgilendirmiyor, şu anda yapmak istemiyorum, çekmek istemiyorum, dedim. Zaten Türkiye'yle ilgili bir hikâye. Yarısı Türkiye'de çekilecek. 60'ların 70'lerin Türkiye'si var, çok zordu… Saklı Yürek de çekilebilecek bir şey tabii, senaryo gibi. Hatta insanlar diyorlar ki biz okurken gözümüzün önünde canlanıyor her şey. Tamam, anlıyorum, güzel ama şu anda yazdığım bir şeyi filme çekmek içimden gelmiyor. Belki 3-4 yıl sonra artık çok fazla yaşlanmadan çekerim, belli olmaz.</p>

<h3><strong>“Mina’nın benim hayatımda çok önemli bir yeri var”</strong></h3>

<p><strong>Mina sizin için çok kıymetli bir dost biliyorum. Yine Teşekkürler bölümünde “Desteği ve yorumları olmadan bugün hiçbir film, tiyatro oyunu ya da kitap projemi hayata geçiremeyeceğim Mina’ya teşekkür ederim” diyorsunuz. Biraz ondan da bahsedebilir misiniz?</strong></p>

<p>Son dört filmimde Mina'nın şarkıları var. Hatta bana hediye ettiği şarkılar var. Mina buranın bir ilahı gibi bir şeydir. 78 yılından beri hiç kimsenin görmediği bir kişi. Ben hemen hemen her gün görüşüyorum. Telefon mesaj, o şekilde ama buranın ilahıdır dediğim gibi. Buranın en büyük şarkıcısıdır, Beatles'tan tutun da en büyük dünya çapındaki şarkıcıların onunla söyledikleri şeylerde Mina bir tanedir. Hiçbir zaman Amerika'ya gitmemiş, gitmek istememiş, uçağa binmemiş, hayatta çok değişik seçimleri olan bir insandır. Benim hayatımda da çok önemli bir yeri var. Onun CD kapaklarının biçimlerine falan bakınca bugünkü Madonna falan yanında sıfır kalır. Çok ilerici, çok hoş şeyler yapmış bir kadındır, kafası çok çalışır. Şans Tanrıçası filmim için bana bir şarkı vermişti. Sonra Cahil Periler'in dizisi ve Olimpo için de. İtalyanlar için Mina kim gibidir? Müzeyyen Senar’ı, Sezen Aksu'yu, Ajda Pekkan'ı, hepsini birleştirin. Hepsinin toplamından daha fazladır. İlah gibidir. Çok hoşuma giden bir insandır. Bir şeyimi mi okuyor, okuduğu şeyde tak diye neyin iyi gittiğini, neyin gitmediğini söyler</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir Nefes Gibi’yi ilk o okumuştur. Taslak halinde önce ona göndermişimdir ben kitabı. Kitabı gönderiyorum öğlen 2'de. Saat 7'de beni arıyor. Diyor ki “Okudum. Bütün telefonları kapattım, her şeyi kapattım, bırakamadım elimden okudum, bak kitap acayip satacak, olay bir kitap bu” diyor. Hakikaten burada çıktı üç hafta sonra bütün kitapçılarda bitti.</p>

<p><strong>İtalyanca mı yazıyorsunuz?</strong></p>

<p>İtalyanca yazıyorum, evet. Türkçe yazamıyorum. Türkiye’de olsam Türkçe yazarım. Ama İtalya’da yaşıyorum. Burada kalkıp da Türkçe yazamam. Türkçede büyük eksiklerim var mutlaka şu anda. 48 yıldır buradayım.</p>

<h3><strong>“Yeni filmime 1 Temmuz’da başlıyorum”</strong></h3>

<p><strong>Sizi yakalamışken yeni film projelerinizi de dinlemek isterim. Şu ara nelerin üstünde çalışıyorsunuz?</strong></p>

<p>1 Temmuz'da yeni filme başlıyorum. İpucu veremem ama sadece şunu söyleyebilirim, 16 tane kadın oyuncunun olduğu bir film. Yani erkek oyuncuların rolleri çok küçük. Hatta aralarında starlar da var ama yani bir günlük, iki günlük rolleri var. Kadınların tamamıyla çok önde olduğu bir film. Biraz sinirlenip bir değişiklik yapayım dedim film hayatımda. Seyircim, okuyucum, beni izleyen insanların yüzde sekseni kadın. Hayatta anlaştığım insanlar kadın. Dedim ki “Kadınlarla ilgili bir şey yap Ferzan.” Öyle yapıyorum, bakalım. Burada Noel'de çıkıyor. O yüzden de 1 Temmuz'da başlamam gerekiyor çekimlere. Sinemada programlı olmak çok hoşuma gidiyor. Çekerim, işte bekleriz falan yok. Asker gibiyim o konuda. 1 Temmuz'da başlıyoruz. Eylülde montajı bitmiş olacak. Aralıkta çıkması lazım.</p>

<p><strong>Saklı Yürek / Ferzan Özpetek / Çeviren: Neval Barlas / Can Yayınları / Roman / 168 Sayfa (Röp: Elif Tanrıyar, Gazete Oksijen)</strong></p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/sakli-yurekde-ne-var</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Jun 2024 22:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/06/s-a-k-l-i-y-u-r-e-k.png" type="image/jpeg" length="16461"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#Bir siyasi polisiye!]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/kar-firtinasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/kar-firtinasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u><ins data-revive-id="f2f39bf9edc92c7b3c47a733b0c1abc7" data-revive-loaded="1" data-revive-seq="1" data-revive-zoneid="7" id="revive-0-1"><img alt="" height="0" src="https://rev.evrensel.net/www/delivery/lg.php?bannerid=276&amp;campaignid=8&amp;zoneid=7&amp;source={obfs:}&amp;loc=https%3A%2F%2Fwww.evrensel.net%2Fhaber%2F518468%2Fgazeteci-sibel-koklunun-yeni-kitabi-kar-firtinasi-cikti&amp;referer=https%3A%2F%2Fwww.google.com%2F&amp;cb=a58fb6d33b" width="0" /></ins></p>

<p>Polisiye- macera türünde 4. kitabını yazan Sibel Köklü’nün ‘Kar Fırtınası’ adlı yeni romanı çıktı.</p>

<p>&nbsp; Müptela Yayınları etiketiyle raflarda yer alan Kar Fırtınası, merak duygusunu sürekli kılan temposu ve akıcı üslubu ile polisiye okumayı&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; sevenlerin bir solukta okuyup bitirebileceklerini vadeden bir kitap…</p>

<h3>BİR SİYASİ POLİSİYE</h3>

<p>Medyanın tamamen iktidarın eline geçmesiyle işsiz kalan Gazeteci Rüya Keskin ve editörlüğünü yapmayı kabul ettiği kitabın gizemli yazarı…</p>

<p>İzmir’den “Bizans” dediği İstanbul’a, çok sevdiği korku edebiyatı ustası hakkında bir film çekmek için gelen Yönetmen Ertekin…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Küçük bir kamera satın alarak Nuh’un gemisi efsanesi hakkında belgesel çekmek üzere Ağrı’ya doğru yola çıkan Sevan…</p>

<p>Bir musibet, Türk pilotlarını ele geçirmeye çalışırken, rüyaların anlamını arayan Yüzbaşı Volkan…</p>

<p>Ordunun içindeki genç subayların medet umduğu Zekeriya Hoca…</p>

<p>Boğaz manzaralı evlerinde, ellerinde viski kadehi ile Türkiye üzerine tahliller yapan köşe yazarları…</p>

<p>İki farklı zamanda akan ve birbiriyle paralel ilerleyen iki ayrı hikayenin ilginç tesadüflerle kesişmesi…</p>

<p>Kar Fırtınası, eski Türkiye’de başlayıp yeni Türkiye manzaraları eşliğinde devam eden siyasi bir polisiye olmasının yanı sıra, tarihi bir dönüşümü de gözler önüne seriyor.</p>

<p>Sibel Köklü’nün Polisiye Yazarları Birliği tarafından yayına hazırlanan Kanlakarışık ve Karmakarışık adlı iki ortak kitapta da öyküleri bulunuyor. (Evrensel)</p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/kar-firtinasi</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Jun 2024 11:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/06/kar.png" type="image/jpeg" length="38158"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[# Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli!]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/su-turkiye-yuzyili-maarif-modeli-neyin-nesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/su-turkiye-yuzyili-maarif-modeli-neyin-nesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<p>Bu memleketin çocuklarıyla eğleniyorlar;&nbsp; Yeni ortaya konan <strong>"Orta Oyunu"</strong>nun adı sanı ise&nbsp;<strong>"Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli"&nbsp;</strong>için <strong>"Yeni müfredatta, dünyada değişen durum ve ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenebilecek şekilde esnek bir yapı benimsendik."</strong> diyorlar.</p>

<p>Yeni müfredat, gelecek eğitim öğretim yılından itibaren okul öncesi, ilkokul birinci sınıf, ortaokul beşinci sınıf ve lise dokuzuncu sınıflarda kademeli şekilde uygulanmaya başlanacak.</p>

<p>"Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli", hazırlanan yeni öğretim programlarına da temel oluşturmuş. Bu bağlamda, yeni öğretim programlarının mevcut programlardan farklılaşan pek çok yönü bulunuyormuş..</p>

<p>Diyor ki MEB'ciler "Yeni müfredat, özgün bir eğitim felsefesi içeriyor. Yeni modeliyle millî bilince sahip, ahlaklı, erdemli, milleti ve insanlık için faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş; beden, zihin, kalp ve ruh bütünlüğüne sahip bilge nesiller hedefleniyor."</p>

<p>Prof. Dr. Selçuk Şirin, bakın bu&nbsp;<strong>"Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli"&nbsp;</strong>için ne diyor:</p>

<blockquote>
<h3><strong>Yeni müfredat 100 yıl geride</strong></h3>

<p>Mili Eğitim Bakanlığı geçen hafta anaokulundan lise son sınıfa kadar tüm müfredatı baştan sona değiştiren yeni bir taslak açıkladı. Amacını net olarak milli ve yerli değerler üzerine kurgulayan ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ adı verilen yeni müfredata dair ilk yazımı geçen ay yazmıştım. Eğer okumadıysanız önce lütfen o yazıyı şuradan okuyun. https://gazeteoksijen.com/yazarlar/selcuk-sirin/mufredatla-yerli-ve-milli-bir-kimlik-insa-edilebilir-mi-204280</p>

<h3><strong>İhtiyaç analizi nerede?</strong></h3>

<p>Reform ihtiyaçtan doğar. Yeni müfredatı değerlendirebilmek için önce reform ihtiyacını ortaya koyan bir veriye ihtiyacımız var. Eski müfredat hangi ihtiyaçlarımızı karşılamıyordu ki yeni bir müfredata ihtiyaç duyuldu? Çocuklarımız dünyadaki akranlarından hangi alanlarda geriye düştü ki o makası kapatmak için yeni bir müfredata ihtiyaç duyuldu? Veriye dayalı bir ihtiyaç analizi olmadan yapılan her reform başarısız olmaya, israfa ve zaman kaybına yol açar. Maalesef benim incelemelerime göre yeni müfredat belgesinde bir ihtiyaç analizi yok. Yeni müfredatla bir önceki müfredat arasında karşılaştırmalı bir içerik analizi yok. Örneğin 4’üncü sınıf matematik dersinde eski ile yeni müfredat arasında hangi alanlarda benzerlikler var hangi alanda yenilikler var, bunu gösteren bir tablo yok. Bunu bizim bir haftada yapmamız imkansız olduğuna göre bakanlığın ihtiyaç analiziyle birlikte bu karşılaştırmalı analizi de kamuoyuna sunması gerekiyor.</p>

<h3><strong>10 yıllık çalışma bir haftada değerlendirilmez</strong></h3>

<p>Geçen hafta ilk defa kamuoyuna açıklanan yeni müfredatın değerlendirilmesi için bize yalnızca bir hafta süre verildi. Siz bu satırları okuduğunuzda o süre çoktan dolmuş olacak. Ülkemizde eğitimi dert eden herkes gibi ben de bakanlığın yayınladığı müfredat taslağını incelemek için bir günümü ayırdım. Kafkaesk maceram da o zaman başladı. Öncelikle müfredat dediğimiz belgeler toplamda 26 farklı dosyadan oluşuyor ve bu belgeleri tek tek bilgisayarınıza indirmeniz bile evdeki internet hızına göre bir saati buluyor! Ben ilk olarak 110 sayfalık Ortaöğretim Programları Ortak Metni’ni indirdim. Ardından da okul öncesi döneme baktım. Sonra tek tek her dosyaya göz attığımda, toplam 3 bin sayfayı aşan yeni müfredatı tek başıma bir gün içinde, hatta bir haftada bile okumanın mümkün olmadığını şaşkınlıkla fark ettim.&nbsp;</p>

<h3><strong>3 bin sayfayı aralıksız okumak için 75 saat gerekli</strong></h3>

<p>Aklımdan geçen hesabı Türkiye’deki en başarılı düşünce kuruluşlarından biri olan ERG hesaplamış. Taslakta toplam 1 milyon 82 bin kelime varmış. Eğer ara vermeden metnin tamamını baştan sona okursanız tam 75 saat, 47 dakika harcarsınız. Yani her gün sabahtan akşama mola vermeden sürekli okusanız bile bu metni bir haftada bitirmek olası değil. Bu hesabı biz biliyorsak bakanlık da biliyordur diye umuyorum zira şundan emin olabilirsiniz: Bu metnin farklı bölümlerini yazanlar dahil kimse tamamını baştan sona okumadı! 10 yılda hazırlandığı söylenen bu metnin en az 10 ay askıda kalması lazım. Metin üzerine kapsamlı değerlendirmelerin yapılabilmesi için her bir taslak bölümle ilgili o alanın uzmanlarının bir araya gelip derli toplu bir değerlendirme yapması gerekiyor. Madem 10 yıl beklenmiş, o zaman bir yıl daha bekleyelim de bu müfredatı baştan sona revize edip tüm toplumun destek ve katılımıyla uygulamaya koyalım.</p>

<h3><strong>Değerler mi beceriler mi?</strong></h3>

<p>Okulların temel işlevi çocuklarımızı geleceğe hazırlamak olarak özetlenebilir. Her ne kadar pek çok farklı müfredat kuramları olsa da Türkiye’deki müfredat değişikliğini incelediğimizde ortada kabaca iki farklı yaklaşımdan söz edebiliriz: Beceri odaklı</p>

<p>Ulus devletler başlangıçta değerler odaklı bir müfredat kurguladı ve okullarda kimlik inşa faaliyetine girişti. Bu deneyimler geçen ay bu köşede detaylıca anlattığım gibi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Bugün başta OECD ülkeleri olmak üzere tüm modern devletler hummalı bir şekilde müfredatlarını 21’inci yüzyıl becerilerine göre yeniliyor. OECD’nin geliştirdiği PISA testi işte bu becerileri ölçmek için kullanılıyor. Bu müfredatın temelini; okuduğunu anlama, fen ve matematikte problem çözme, iletişim, takım içinde işbirliği yaparak problem çözme, duygusal zeka ve farklı gruplarla uyum içinde yaşama becerileri oluşturmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>100 yıl geriden gelen müfredat</strong></h3>

<p>Yeni müfredat da yukarıda anlattığım tarihi süreç sanki hiç yaşanmamış gibi 100 yıl geriye değer odaklı bir müfredata gidiyor. Proje özetini anlatan ağaç görselinde becerilere ait bir dal bulunuyor; ancak ağacın ana gövdesi ve diğer dallarının neyi temsil ettiği ve nasıl ölçüleceği belirsiz bir şekilde, muğlak değerlerden oluşuyor. Bu yazdığım bir metafor değil bu arada, gerçekten de taslak metinin açılış sayfasında yer alan Eğitim Felsefemiz görseli bir ağaç şeklinde çizilmiş. Ben ağacın dallarını anlamayı size bırakıyorum (Ben anlamadım!) ve metinde yer alan en kritik cümleyi buraya alıyorum:</p>

<p>‘Yalnızca medeniyete uyum sağlayan bir nesil değil, etkin olarak medeniyet kurucusu ve geliştiricisi bilge nesiller yetiştirmeyi hedefleyen eğitim felsefemiz doğrultusunda ahlaklı, erdemli, milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş öğrenci profili modele temel oluşturmaktadır.’</p>

<p>Sorulacak o kadar soru var ki nereden başlayayım bilemiyorum. Hangi erdem? Kimin ahlakı? Hangi değerler kuramı? ‘Ahlaklı insan’ ya da ‘erdemli insan’ bazılarının kulağına hoş gelen kavramlar ve hedefler ama bu değerleri derslerde öğretemezsiniz. Her yaşta öğretemezsiniz. Bunda ısrar etmek hem kaynak hem zaman israfıdır. Açıklayayım.</p>

<h3><strong>Müfredat hayattır</strong></h3>

<p>Modern dünyada değerler eğitimi okuldan alınıp aileye verilmiştir. Ailede başlayan değerler eğitimini okul, açık müfredat dediğimiz dersler yerine gizli müfredat dediğimiz ders dışı ortamlarda, yani okulun kültüründe, ikliminde ve işleyişinde öğretir. Yani ahlak ve erdem gibi yüce değerleri çocuk önce evde öğrenir sonra da okulda ve toplumda ‘yaşayarak öğrenir.’ İşte bu nedenle literatürde söz konusu değerler olunca müfredat hayattır diyoruz. Okulda istediğiniz kadar ahlak dersi koyun, istediğiniz kadar erdem üzerine nutuklar atın, eğer öğrenci dersten çıktığında erdemli insanların cezalandırılıp ahlaksızlığın ödüllendirildiğine şahit oluyorsa okulda anlattığınıza değil yaşadığı ve gördüğüne bakar. Bir de bazı değerler aileden aileye değişir. Türkiye gibi kültürel zenginlikler barındıran, siyasi kampları keskinleşmiş bir ülkede okulu kimlik tartışmalarının arenası yapmak zaten kıt olan kaynaklarımızı heba etmek ve okulun diğer yapabileceklerinin önüne set çekmektir. Kaldı ki teknik bir detay olduğu için burada konuya hiç girmiyorum ama değerler her yaşta öğretilmez, mesela değerler eğitimine okul öncesinde başlanmaz.</p>

<p>Bütün bu saymış olduğum sebeplerden dolayı modern devletler yüz yıllık eğitimle kimlik inşa deneyinin çöktüğünü görüp okullarda beceri temelli eğitim modeline geçti. Yeni müfredat yüz yıllık bu tecrübeyi yok sayıyor. Yazık. (Prof. Selçuk ŞİRİN, Oksijen)</p>
</blockquote>

<hr align="center" size="0" width="100%" />
<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>ANALİZ'HABER, KİTAP'YAZ, KİTAP'OKU, SORU'YORUM</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/su-turkiye-yuzyili-maarif-modeli-neyin-nesi</guid>
      <pubDate>Sun, 05 May 2024 22:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/05/2-kopyasi-15.png" type="image/jpeg" length="87928"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[# Hemen atmamız gereken 7 Adım!]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/hemen-atmamiz-gereken-7-adim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/hemen-atmamiz-gereken-7-adim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<p>Millî Eğitim Bakanlığı, tüm öğretim kademelerindeki zorunlu derslere ait "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" yeni müfredat taslağı hazırladı ve tartışmaya açtı.</p>

<p>Üstelik de "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli"nin sadece son bir yılın değil, on yıllık uzun soluklu bir çalışmanın ürünü olduğu özellikle vurgulandı.&nbsp;</p>

<p>Modelin sunumunda öncelikle <strong><em>"Müfredat hazırlık sürecinde, çok uzun görüş alışverişleri ve kamuoyundaki yansımalar üzerinden analizler yapıldı, toplantılar düzenlendi. Bütün bu birikim, geçen yıl yaz aylarında bir veri olarak alındı ve bu veriler sistematik hâle getirildi.&nbsp;</em></strong></p>

<p><strong><em>Modelin beceriler çerçevesi oluşturulurken akademisyen, öğretmen ve diğer eğitim paydaşlarının katılımıyla yirmi çalıştay düzenlendi. Sonrasında her bir ders için oluşturulan ekipler, yüzlerce toplantı yaparak müfredatın hazırlıklarını tamamladı.&nbsp;</em></strong></p>

<p><strong><em>Sadece yaz aylarından itibaren bugüne kadar 1000'den fazla öğretmen ve akademisyen ile toplantılar düzenlendi, 260 akademisyen 700'ün üzerinde de öğretmen bu toplantılara sürekli katıldı.</em></strong></p>

<p><strong><em>Bunun dışında ilave olarak görüşlerine başvurulan akademisyenler ve öğretmenlerle birlikte 1000'in üzerinde eğitim paydaşı, ortak çalıştı. Bakanlık merkez teşkilatındaki bütün birimler de müfredat için yoğun çalışma yürüttü.&nbsp;</em></strong></p>

<p><strong><em>Bir haftalık askı sürecinin ardından "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli", Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınca son eleştiri, görüş, öneri ve paylaşımlar doğrultusunda revize edilecek ve son şekline ulaşacak.</em></strong></p>

<p><strong><em>Yeni müfredat, gelecek eğitim öğretim yılından itibaren okul öncesi, ilkokul birinci sınıf, ortaokul beşinci sınıf ve lise dokuzuncu sınıflarda kademeli şekilde uygulanmaya başlanacak."</em></strong> denildi.</p>

<p><strong>ÖYLE OLMAZ BÖYLE OLUR!</strong></p>

<p>OYSA; New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selçuk Şirin ile çok uzun süredir üzerinde çalıştığı <strong>"eğitimle ilgili reform önerileri"</strong>ni kamuoyuyla paylaştı.&nbsp;&nbsp;</p>

<blockquote>
<p><img height="433" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233245637-screen-shot-2022-03-13-at-23.30.38.jpg" width="432" /></p>

<p>Eğitimi tek başına konuşmayı sevmiyorum. Bu vesileyle “eğitim şart” sözünün de bizi eğitime kıymet vermekten uzaklaştırdığını düşündüğümü ifade edeyim. Çünkü şart olan şeyin eğitim olmadığını şu yaşadıklarımız artık bize çok net gösteriyor. Şart olan bir şey varsa o da adalet sistemidir. Hukuksal kuralların işlemediği bir sistemde insanları eğitseniz de umduğunuz sonucu alamazsınız. Biz adalet sistemini, özgürlükleri bir şekilde yerleştirebilirsek ondan sonra eğitimi konuşabiliriz. Sıralamayı burada çok özenle kurguluyorum. Bir ülkede en ideal eğitim sistemini kurun, eğer orada adalet işlemiyorsa, özgürlükler garanti altına alınmadıysa, o ülkede eğitimle tek başına kalkınmak mümkün değildir. Bunu hiç unutmamamız gerekiyor. Çünkü “Tüm sorunları eğitimle aşarız” mantığı kurumların güçlü olduğu, bireysel özgürlüklerin garanti altına alındığı sistemlerde geçerli.</p>

<p><strong>-Hocam, siz verilerle konuşursunuz. Bu bağlamda eğitimde nereden nereye geldik?</strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Bir ülkenin dünyada nerede olduğunu anlamak için uluslararası objektif verilere bakmamız gerekiyor.&nbsp; TIMSS, PISA, PIAAC gibi farklı alanlarda yapılan ölçekler hep aynı sonucu veriyor: Türkiye evlatlarını iyi yetiştiremiyor. Bu ölçeklerden en önemlisi bence PISA. Ben yıllar önce PISA’yı Türkiye’de anlatmaya başladığımda “PISA nedir, bir yemek midir?” gibi düşünceler oluşuyordu. &nbsp;Ama şu an geldiğimiz noktada, sanırım bütün Türkiye PISA’nın ne olduğunu artık biliyor. 2003 yılından itibaren 3’er yıllık aralıklarla PISA’ya Türkiye de katılıyor. Şu an 70’ten fazla ülke katılıyor. Bu oran, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde doksanını temsil ediyor ve 15 yaşındaki gençlerin ülke nüfusuna oranına göre ölçüyor. 2003’te biz ilk katıldığımızda 40’tan fazla ülke vardı. Onlar arasında 35. sıradaydık. Sonra ülke sayıları arttı. Hiç kafaları karıştırmamak adına sıralamamızı vereyim. Çünkü sonradan katılan ülkeler genelde daha önceden katılmayan OECD ülkeleri oluyor. 3’er yıllık aralıkları düşündüğümüzde 2003’te 35.’ydik. 2014’ten sonra sırasıyla 37., 41., 41., 50. ve 40. olduk. Yani 2018’de 40. olduk.</p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233239807-screen-shot-2022-03-13-at-23.30.01.jpg" height="482" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233239807-screen-shot-2022-03-13-at-23.30.01.jpg" width="100%" /></p>

<p>Şimdi baktığınız zaman Türkiye nedir? Türkiye G20 ülkesi. G20 ne demek? Yani dünyadaki en büyük 20 ekonomiden biri demek. Dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olup, demografik olarak da oransal olarak bu kadar çok nüfusa sahip olan başka ülke yoktur. Hollanda’da genç yok mesela. Bizim 18 mi, 17 mi diye yarıştığımız ülkelerden biri Hollanda. Bizim çok yoğun bir genç nüfusumuz var, demografik olarak eğitmemiz gereken geniş bir kesim var. Buna rağmen biz G20’de olduğumuz halde eğitimde çocuklarımızı ilk 40’a sokamıyoruz. Durum bu.</p>

<p><strong>-Peki, hocam, eğitimdeki bu durumu nasıl değiştireceğiz? Biz 40. sıradan 20. sıraya, 10. Sıraya, 15. sıraya nasıl geleceğiz? Yani demografik olarak, ekonomik büyüklük olarak hak ettiğimiz yere nasıl geleceğiz?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233218154-screen-shot-2022-03-13-at-23.29.40.jpg" height="465" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233218154-screen-shot-2022-03-13-at-23.29.40.jpg" width="100%" /></p>

<p>Bunun için benim kullandığımız basit bir kuramsal çerçeve var. “Akademik başarıyı ortaya çıkaran temel fonksiyonlar nelerdir?” diye düşündüğümüzde, üç faktör öne çıkıyor: Ev ortamı, okul iklimi ve öğretmen memnuniyeti. Ev ortamında zengin eğitsel gereçleri olan çocuklar daha başarılı oluyor, motivasyonu yükseliyor, motivasyon yükselince başarı artıyor. Bu ne demek? Evinde özel odası olan, bilgisayarı olan, interneti olan, anne ya da babasının bir tanesi üniversite mezunu olan çocuklar diğerlerine göre bir adım önde gidiyor. Diğer faktör ne? Okul iklimi. Okulda pozitif bir ortam olması gerekli. Yani bir okula girdiğiniz zaman, nefes alırsınız ya, iklim dediğimiz o, hissedersiniz. Orada öğrenme oluyor, öğrenciye saygı var, öğretmenlerin iş tatmini yüksek, yöneticiler inisiyatif alabiliyor. Böyle bir atmosfer varsa çocuğun motivasyonu yükseliyor. Motivasyon yüksek olunca akademik başarı artıyor.</p>

<p><strong>-Selçuk Hocam, üçüncü faktör ne?</strong></p>

<p>Üçüncü faktör de öğretmen memnuniyeti. Yani bir çocuğun eğitimde başarısını en önce belirleyen birinci faktör ev ortamıdır, sosyoekonomik statü de diyebiliriz buna. İkinci faktör, &nbsp;okul iklimi. Üçüncüsü ne? Üçüncüsü de öğretmen. Öğretmenleri mutlu olan, iş tatmini yüksek olan sistemlerde başarı artıyor. Buna en iyi örneklerden biri neresi? Finlandiya. Dünya’nın en mutlu öğretmenleri burada.</p>

<p><strong>-Hocam, size “PISA sınavlarında 40. Sıralardan ilklere nasıl geliriz?” diye sormuştum.</strong></p>

<p>Biz, Türkiye’de eğitimde ilklere bu üç unsuru dönüştürerek ulaşabiliriz. Yani ev ortamını zenginleştirmemiz lazım. Okul iklmini daha pozitif hale getirmemiz lazım. Öğretmenlerin iş memnuniyetini arttırmamız lazım.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>-Bunu nasıl yapacağız Hocam?</strong></p>

<p>Ben, Türkiye’nin, dünyada eğitim anlamında, okulda akademik başarı anlamında, eğitimde dünyayı yakalaması için atması gereken 7 adımı sizinle paylaşacağım. Önümüzdeki dönemde elimden geldiğince bu 7 adımın hayata geçmesi için her seviyede çaba harcayacağım.</p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233209856-screen-shot-2022-03-13-at-23.28.55.jpg" height="471" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233209856-screen-shot-2022-03-13-at-23.28.55.jpg" width="100%" /></p>

<p>Bu yedi adımı önce özet geçelim. İlk ve en önemli adım; hesaba dayalı reform yapmak. İkinci adım; her çocuğa doğduğu anda bir kitaplık kurmak. Üçüncü adım; ise her mahalleye okul öncesi kurumu açmak. Dördüncü adım; öğretmen ve müdürlere yetki vermek. Beşinci adım; okullara, özellikle devlet okullarına, itibarını yeniden kazandırmak. Altıncı adım; her ilçeye bilim ve teknoloji lisesi kurmak. Yedincisi ise problem odaklı sınavı Türkiye’nin realitesi yapmak.</p>

<p><strong>-Hocam, bu yedi reformda ne öneriyorsunuz, tam olarak ne demek istiyorsunuz?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233208254-screen-shot-2022-03-13-at-23.28.33.jpg" height="451" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233208254-screen-shot-2022-03-13-at-23.28.33.jpg" width="100%" /></p>

<p>Evet, her birisini açıklayayım.</p>

<p><strong>-Evet, lütfen Hocam. İsterseniz, birinci reform, birinci adımla başlayalım.</strong></p>

<p>Bu adımımız, hesaba dayalı reform. Şimdi bakın, Türkiye’de hiçbir öğrenci başladığı sistemle ve başladığı müfredatla mezun olamadı. Bu ne demek? İlkokula bir sistemle başlıyoruz, sonra ne oluyor, bakanlar değişiyor. Son 20 yılda Türkiye’ye bir siyasal partinin döneminde 9 tane Bakan geldi. 9 Bakan gelince ne oluyor? Her gelen Bakan farklı vizyonla, farklı reform öncelikleriyle meseleyi ele alıyor. Kimisi diyor ki; okula 60 aylık çocuk başlayabilir, 72 ayı beklemeyelim. Öbürü diyor ki; eğitimde sistemi 4+4+4 üzerine kurgulayalım vs. Siz, sahada neler olup bittiğini benden daha iyi biliyorsunuz.</p>

<p>Şimdi, bu kadar çok alt üst oluşun olduğu bir ortamda, Türkiye’de, böyle karışık bir sistemde, siz, hiçbir tabii ki hiçbir başarıyı elde edemezsiniz. Çünkü hiçbir reform girişimi başladığı gibi bitmiyor.</p>

<p><strong>-Peki, ne yapmamız lazım Selçuk Hocam?</strong></p>

<p>Bundan sonraki dönemde, önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin artık reform yapma biçimini değiştirmesi lazım. Bu ne demek? Bizim bundan sonra bakana dayalı değil, kişiye dayalı değil, hesaba dayalı reform kültürünü Türkiye’ye yerleştirmemiz lazım. Yani verileri toplayacağız, verileri inceleyeceğiz ve bu veriler bize ne diyorsa ona göre çözümler üreteceğiz. Yani veriye dayalı karar verme stratejisini Türk eğitim sisteminin temeline oturtacağız. Bunu yapmadığınız sürece ne olur? Sabah kalkar bir bakan ya da bir Cumhurbaşkanı, başbakan, hangisinin nasıl bir yönetim tarzı varsa, ona göre aklına eseni yapar, aklına esenin reform uydurduğu bir sistem olur. Bunun sonucu da çorbadır tabii.</p>

<p><strong>-Hocam ikinci adım olarak “Doğan her çocuğa bir kitaplık kurmak zorundayız.” demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233206409-screen-shot-2022-03-13-at-23.27.27.jpg" height="295" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233206409-screen-shot-2022-03-13-at-23.27.27.jpg" width="100%" /></p>

<p></p>

<p>Bakın, Türkiye’de her sene 1,3 milyon bebek dünyaya geliyor. Bu bebekler doğdukları gün iki gruba ayrılıyorlar. Birinci grupta 300.000 bebek var. Bu bebekler şanslı bebekler, ayrıcalıklı bebekler. Neden? Çünkü onlar doğdukları gün evde kitaplık var, bebek kitaplığı, çocuk kitaplığı. Annesi ya da babasından birinin üniversite diploması var. Ve onlar çocuklarına okula girmeden, yani 6-7 yaşına gelmeden önce kitap okunması gerektiğini biliyor. Geriye kalan 1 milyon çocuk kitapla ne zaman tanışıyor biliyor musunuz? 7 yaşında. Yani bu çocuklar arasında 7 yıllık bir makas var. 300.000 çocuk bu oranın %20’si, 1 milyon çocuk ise &nbsp;%80’i. Türkiye’de aklınıza gelen bütün göstergelerin temelinde bu makas yatıyor.</p>

<p><strong>-Hocam, peki bu neden önemli? Kitap versek ne olacak, kitaplık kursak ne olacak?</strong></p>

<p>Şahin Hocam, beyin gelişiminin %90’ı ilk 3 yılda tamamlanıyor. Bunu biz yüzyıl önce, iki yüzyıl önce şu anki eğitim sistemini kurduğumuz zamanlarda bilmiyorduk. Bilseydik, okulları 7 yaşında değil, 3 yaşında başlatırdık. Buna birazdan değineceğim zaten. Ama burada vurgulamak istediğim nokta şu: Çocuk doğduğu anda, beyninin en hızlı geliştiği dönemde ona can suyu vermemiz lazım. Can suyu, biliyorsunuz, bir fidanı ektiğiniz zaman ona ilk verdiğimiz su. O suyu biz fidanı ektikten 7 yıl sonra gelip dökmüyoruz. Beynin en hızlı geliştiği dönemde simülasyona, uyarılmaya ihtiyacı var. Peki, ne yapmamız lazım? Dünyada pek çok örneği var. Yapmamız gereken şey çok basit. Türkiye’de doğan her çocuğa doğduğu gün, hastanede, daha eve gitmeden bir tane kitaplık hediye etmemiz lazım. Şu an bunu Türkiye’de bir takım belediyeler yapıyor. İstanbul, İzmir belediyeleri, başka belediyeler bunu küçük çapta da olsa yapıyor. Ama bu yeterli değil.</p>

<p><strong>-Hocam, yanlış hatırlamıyorsam sizin de bu konuda bir projeniz vardı.</strong></p>

<p>Evet, bunu ben 1 milyon kitap projesi (&nbsp;<a data-mce-href="https://1milyonkitap.com/tr" href="https://1milyonkitap.com/tr" rel="noopener" target="_blank">https://1milyonkitap.com/tr</a>&nbsp;)&nbsp;üzerinden bir sosyal sorumluluk projesi olarak yapıyorum. Şimdiye kadar 600.000 tane kitap dağıttık. Ama yeterli değil. Türkiye’de 1,3 milyon bebek dünyaya geliyor. Ama 1 milyon bebeğin kitabı yok. Kitapla 7 yaşında tanışıyor. Dolayısıyla bizim eğitim ve sağlık sistemleri arasında yapılacak bir mutabakatla 0-3 yaşındaki çocuklara önce kitap dağıtmamız lazım. Hani sinemada geçer, sinemada herhangi bir senaryoda varsa bir obje kullanılır. Aynı şey kitap için de geçerli. Evde kitap varsa çocuk bir şekilde oynuyor. Oynamaya başlıyor, okumaya başlıyor. Dolayısıyla bizim bu ilk 3 yılda hem kitaplarla hem kitap okumanın önemiyle ilgili; &nbsp;hem de doktorlar ve hemşireler üzerinden bu işin aktarılması noktasında bir reform yapmamız lazım.</p>

<p><strong>-Hocam, üçüncü reform adımında “Her mahalleye bir okul öncesi eğitim kurumu açılmalı.” diyorsunuz. Bunu ben de önemsiyorum. Bu konuda birkaç tane de yazı yazdım. Her mahalleye neden bir okul öncesi eğitim kurumu kurmalıyız?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233234975-screen-shot-2022-03-13-at-23.26.45.jpg" height="326" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233234975-screen-shot-2022-03-13-at-23.26.45.jpg" width="100%" /></p>

<p>Evet, bunu benden önce de çok duymuşsunuzdur. Hep ne diyorum? Türkiye’de her ile bir üniversite açmaya gerek yok. Her mahalleye bir okul öncesi eğitim kurumu kazandırmamız lazım. Çünkü okul öncesi eğitime katılım oranında Türkiye OECD’de son sırada. Biz bazen Meksika ile yarışıyoruz.&nbsp; Tüm eğitim dönemi içinde geri dönüşü en yüksek yatırım, okul öncesi döneme yapılan yatırımdır. Bunu söyleyen kişi James Hackman. James Hackman, Nobel ekonomi ödülünü aldı. Basit bir soru: Doğumdan 30 yaşına kadar hangi yaşa yatırım yaparsak geri dönüşü en yüksek olur? Yanıtı çok iyi biliyoruz artık. Okul öncesi dönem. Neden? Biraz önce anlattım. Ne yapmamız lazım peki? Türkiye eğitim sistemindeki en köklü reform önerisi bence bu. 3-6 yaş arası dönemde okula katılımı evrenselleştirmemiz lazım, okullaşma oranını yüzde yüze çıkartmamız lazım. Şu anda 3-4 yaşında bu oran %20’lerde. Parası olan, ayrıcalıklı olan zaten çocuğunu okul öncesi eğitime gönderiyor. Bu da varlıklı ailelerle yoksul aileler arasındaki makası açıyor.</p>

<p>Bu konuda İstanbul, Ankara, İzmir Belediyelerinde çok iyi uygulamalar var. Onlara teşekkür ediyorum. Mersin’de Yenişehir’de uygulamalar var. Belediyeler okul öncesi eğitim kurumları açıyor ve bu beni çok mutlu ediyor. Bunun çoğalması lazım ve belki de okul öncesi eğitimi Milli Eğitim’den alıp tamamen belediyelere vermek lazım. Nasıl olacağını tartışabiliriz ama mutlak suretle 3 yaşından itibaren her çocuğun kaliteli bir okul öncesi kurumuna ihtiyacı var. Eğer bunu yapmazsak, çocuklarımızı televizyonlara, ekranlara mahkûm ederiz. Özellikle yoksul ve dar gelirli ailelerden gelen çocukları.</p>

<p><strong>-Sevgili Selçuk Hocam, dördüncü öneriniz eğitim yönetimi ile ilgili. Siz öğretmen ve müdüre daha fazla yetki verilmesi gerektiğini savunuyorsunuz. Neden?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233224529-screen-shot-2022-03-13-at-23.26.18.jpg" height="400" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233224529-screen-shot-2022-03-13-at-23.26.18.jpg" width="100%" /></p>

<p>Evet, dördüncü reform önerim; öğretmen ve müdürlere yetki. Bakın, Türkiye, okul yönetiminde öğretmenlere en az inisiyatif veren ülke. Kararların %92’si Türkiye’de Bakanlıktan yapılıyor. Bir kişi Ankara’da oturuyor ve 20 milyon insanın kaderini belirliyor. Böyle bir sistemin başarılı olma şansı yoktur. Bu kadar karmaşık bir modern toplum yapısı içinde yedi farklı bölgesi olan Türkiye’nin bir noktadan idare edildiğini görüyoruz. Baktığınızda, zaman dilimi bile kaç tane meridyenden geçiyor. Böyle bir iklimde, böyle bir coğrafyada merkezden bir kişinin her şeye hakim olması mümkün değil. Dolayısıyla bizim ne yapmamız lazım? Başta müdürlere sonra öğretmenlere yetki vermemiz lazım. Japonya, Güney Kore, Finlandiya, Hong Kong nasıl başardılar? Onlar yetkiyi yerelleştirdiler. Yerelde farklı farklı modeller birbiriyle yarıştı. Birbiriyle yarışınca da ortaya bir başarı çıktı.</p>

<p>Türkiye’de karar verme mekanizmalarını tabana yaymazsak, öğretmenleri ve yöneticileri yetkilendirmezsek, onları sorumlu kılmazsak yalnızca memur olarak kalan zihniyetle eğitim sistemini 21. yüzyılda yönetmemiz mümkün değildir. Bizim lider yöneticilere ihtiyacımız var. Bunun için de yönetmeliklerin ve karar verme süreçlerinin değişmesi lazım. Aynı şekilde, öğretmenlik mesleğinin prestijini arttırmamız lazım.&nbsp; Finlandiya ve Kore bunu başardı. Öğretmenlik aynen tıp doktorlarında olduğu gibi, hukukçularda olduğu gibi profesyonel bir meslek olarak tanımlanmalı, ona göre de ödüllendirilmelidir. Bunun hem finansal hem de sosyolojik boyutu var.</p>

<p><strong>-Sevgili Selçuk Hocam, beşinci adım olarak ilginç bir öneride bulunuyorsunuz. “Devlet okullarına itibar!” diyorsunuz. Devlet okullarının itibarı yok mu ki, devlet okullarına itibar diyorsunuz?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233212489-screen-shot-2022-03-13-at-23.25.52.jpg" height="446" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233212489-screen-shot-2022-03-13-at-23.25.52.jpg" width="100%" /></p>

<p></p>

<p>Türkiye’de bence son 20 yılda eğitimdeki en büyük gerileme devlet okullarının itibarını kaybetmesidir. Türkiye’de bölgeler ve okullar arası fark %40’lara varmış bir durumda. Bu ne demek biliyor musunuz? İki okul arasındaki fark %40 olduğu zaman, başarısız okula giden bir çocuk ağzıyla kuş da tutsa, başarılı okuldaki ortalama bir öğrenciyi yakalayamıyor. Neden? Çünkü iyi okulda iyi öğretmen var, kaynaklar daha fazla. Bizim okullar arasındaki farkı kapatmamız lazım. Ve bunu devlet okulları içerisinde yapmamız lazım. Türkiye, geçmişinde, dünya eğitim sistemine model olacak okulları sosyal bir devlet anlayışıyla ve devlet eliyle kurmuş bir ülkedir. Nelerden söz ediyorum? Bir; köy enstitüleri. Dünyaya model olmuş, 1940’larda Türkiye’nin kurduğu köy enstitüleri yapma-öğretme modeliyle günümüzde, 2020’lerde, Kore’ye, Çin’e, Finlandiya’ya örnek oluyor. Bunun bizim geçmişimizde olduğu, bugün olmadığı o kadar açık ki. Başka ne var? Biz yıllar önce fen liselerini kurmuşuz. Türkiye tıpta çok iyi diyoruz ya, evet bizim doktorlarımız çok iyi. Neden iyi? Çünkü zamanında Türkiye bu fen eğitimini çok ciddiye aldı. İzmir, Ankara, İstanbul başta olmak üzere pek çok yere elit, tırnak içinde kaliteli anlamda elit diyorum, elit fen liselerini kurdu. Peki, Anadolu liseleri… İlk kurulduğu dönem Türkiye’nin her yerinde İngilizce’nin öğretilebileceğini gösteren başarılı bir uygulamadır. Eğitim enstitüleri Osmanlı’dan, 1840’lardan, gelen bir gelenektir. Biraz önce dediğim gibi öğretmenlik mesleğinin profesyonelleşmesi gerekiyor. Aslında bunun yolu da eğitim enstitülerinden geçiyor. Örneğin; Gazi Eğitim Enstitüsü de Kazım Karabekir Erzurum Eğitim Enstitüsü de bir gelenektir.</p>

<p>Geçmişimizde olan, devlet eliyle yapılan bu uygulamaların, model okul uygulamalarının, tırnak içinde elit okul uygulamalarının yeniden hayata geçmesi ve yeşertilmesi gerekli. Önümüzdeki dönemde benim bunu yapmak için üç somut önerim var. Bir tanesi; dezavantajlı öğrencilere hizmet veren okullara ek kaynak sunmak. Bir çocuğun evinde kitap yok, okula geliyor, okulda kitaplık yok. Öğretmeni hevessiz olarak o okulda çalışıyor ya da ücretli öğretmen. Böyle bir ortamda olan çocuğun başarması mümkün değil. O çocuğun bulunduğu okula biz ek kaynak sunmak zorundayız. İki; dezavantajlı öğrencilere hizmet veren öğretmenlere başarı teşviki vermemiz gerekli. Yani çalışma şartları zorlu olan okullarda çalışan öğretmenlere ek ücret dahil olmak üzere çeşitli teşvikler sunmamız lazım. Ve son olarak; dezavantajlı öğrencilerin ailelerine eğitim teşvik fonu vermemiz lazım. Bunun uygulaması New York’ta var. Brezilya Lula döneminde bunu yaptı, çok da başarılı oldu. Dünyada başka örnekleri de var. Yoksulluk oranının azalmasının temel unsurlarından biri; ödev yapan, sınıfa gelen, dersinde başarılı olan çocukların ailelerine verilen teşviktir. Dünyada farklı uygulamaları var. Biden, şu anda Amerika’da her çocuğu olan aileye aylık belli ödemeler yapıyor. Bunun formülü bulunabilir. Dezavantajlı öğrencilere eğer birtakım ek kaynaklar sunmazsak; Türkiye’deki yoksul, dar gelirli ailelerin çocuklarını eğitimde başarılı kılmamız mümkün değil. Biz de şu an sosyal devlet olmanın unsurlarından birini yerine getirmiyoruz.</p>

<p><strong>-Sevgili Selçuk Hocam, sonlara doğru geliyoruz. Altıncı reform öneriniz; her ilçeye bir bilim ve teknoloji lisesi kurmaktı…</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233215866-screen-shot-2022-03-13-at-23.25.14.jpg" height="462" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233215866-screen-shot-2022-03-13-at-23.25.14.jpg" width="100%" /></p>

<p>Evet, Şahin Hocam. Bu yüzyılda ileri teknolojiye dayalı kalkınmanın dinamosu STEM. Yani bilim, teknoloji, mühendislik, sanat ya da tasarım… Bütün bunların bir arada olduğu bir eğitim modeli. Şu an bizim, ileri derecede matematik ve fen bilgisi becerisine sahip çocuklarımızın oranı dünyanın çok çok gerisinde. Bazı yıllarda %1 bile değil, biliyor musunuz? Yani 2015’te %1 bile değildi, düşünün. Normal dağılım içinde sizin %3-%5 civarında “dahi” olarak adlandırdığınız çocuğunuz var. 15 yaşında bir sınava giriyorlar ve %1 ‘in altına düşüyorlar. Burada bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Peki, ne yapmamız lazım? Türkiye’nin, özellikle 21. Yüzyılda, teknolojinin bu kadar önemli olduğu, her şeye aklın ve tasarımın girdiği bu çağda ileri derecede fen ve teknoloji eğitimine sahip olması lazım. Öncelikle tüm öğrenciler için müfredatı gözden geçirmemiz lazım. Okul öncesinden başlayarak çocuklarımıza kaliteli fen ve teknoloji eğitimi sunmamız lazım. Sonra belli bir sayıda, %5-%10 oranındaki bir çocuk grubunu da alıp, tıpkı o eskiden, ilk kurulduğu zaman fen liselerinde olduğu gibi, her ilçede elit, seçkin aile bazında elit demiyorum, çocuğun yeteneği bazında elit diyorum, bilim ve teknoloji liseleri kurmamız lazım.</p>

<p><strong>-Sevgili Hocam, geldik son önerinize. Son olarak ne yapmamız lazım?</strong></p>

<p><img data-mce-src="/Archive/2022/3/13/233204964-screen-shot-2022-03-13-at-23.24.43.jpg" height="362" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/3/13/233204964-screen-shot-2022-03-13-at-23.24.43.jpg" width="100%" /></p>

<p>Bütün bunların olabilmesi için sınavlarımızı değiştirmemiz lazım. Türkiye’de sınavlar bir mıknatıs işlevi görüyor. Yani siz, eğitimde yapılması gereken her şeyi yapıp sınavları değiştirmezseniz, aileler ve okullar çocuklarını o sınava göre, yeniden, baştan kodlamak zorunda kalır. Dolayısıyla, bizim bu sınavlardaki ezbere dayalı sınav mantığını değiştirmemiz lazım. Şu an Türkiye’deki ulusal sınavlarda ne ölçülüyor, biliyor musunuz? Ezber. Çocuğun sınavdan sonra hiçbir işine yaramayacak, Google’da beş dakika aramakla bulabileceği tüm soruları bir sınavda soruyoruz. Daha sonra da çocukları ona göre bir üst basamağa alıyoruz. Bunu değiştirmemiz lazım. Bunun ötesinde de sınavların tek kriter olmasını gözden geçirmemiz lazım. Dünyada artık tek başına sınavı kullanan sistemler giderek ortadan kalkıyor, farklı farklı yöntemler uygulanıyor.</p>

<p>Bunu yaparken, üç tane somut önerim var. Bir; sınavların etkisini azaltmamız lazım. Yani üniversiteye girişte, seçkin, elit liselere geçişte sınavın etkisi %40-%50 olabilir. Ama onunla birlikte ders notu ortalaması, öğretmen değerlendirmesi ya da yeterlilik bazlı birtakım elemeler işin içine katılabilir. İki; sınavların niteliğini ezberden, problem çözmeye dönüştürmemiz lazım. Biraz önce PISA’dan söz ettim. PISA’da bizim çocuklarımız niye başarısız oluyor, biliyor musunuz? Çünkü PISA ezberi sormuyor; PISA problem çözme becerisini ölçüyor. Yani size bir takım veriler sunuyor ve bu verilerden yola çıkarak problemi çözmenizi istiyor. Bu tarz problemleri çözme becerisi bizim çocuklarda çok zayıf. Türkiye’de İleri derecede problem çözme becerisine sahip çocukların oranı %2 bile değil. Bunu değiştirmemiz lazım. Bunu değiştirmenin yolu da sınavları değiştirmekten geçiyor. Üçüncü olarak ki bu önemli; sınavları değiştirelim ama şu andaki merkezi yerleştirme sistemini değiştirmeyelim. Yani reform önermiyorum. Var olan sistemi yerinde tutalım. Üniversiteye geçiyorsunuz, üniversiteye geçerken Amerika’da da nasıl oluyor biliyor musunuz? Her üniversiteye tek tek başvuruyorsunuz. Bazı uzmanlar Türkiye’de de bunun olması gerektiğini söylüyorlar. Ben buna çok karşıyım. Şu an ÖSYM’nin yaptığı gibi tek başına bir başvuru ücreti ile üniversitelere ya da liselere geçişe devam etmemiz lazım. Sınavı değiştirelim ama yerleştirme sistemini sabit tutalım, değiştirmeyelim.</p>

<p><strong>-Hocam, son olarak ne söylemek istersiniz?</strong></p>

<p>Çok teşekkür ediyorum. Aslında burada söylediğim her şeyi aşağı yukarı kitaplarımda anlattım. Konuşmalarımda detaylandırdım. Söylediğim yedi aşamanın hepsi de verilere dayanıyor. O verilerin kaynakları da yine isteyenler için kitaplarımda var. (Şahin Aybek, Cumhuriyet)</p>
</blockquote>

<p><em><strong>www.netturk.com.tr</strong></em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>ANALİZ'HABER, KİTAP'YAZ, KİTAP'OKU, OLAY'YERİ</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/hemen-atmamiz-gereken-7-adim</guid>
      <pubDate>Sat, 04 May 2024 20:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/05/2-kopyasi-17.png" type="image/jpeg" length="78230"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[#Bir güzel insanı daha kaybettik]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/bir-guzel-insani-daha-kaybettik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/bir-guzel-insani-daha-kaybettik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<p>Bir güzel insanı daha kaybettik. Celal Başilangıç, 12 Eylül karanlığının aydınlatılmasında, işkenceler, özellikle faili meçhuller ve adalet arayışında gazeteciliğin yüz akıydı. “Sıradışı” bir gazeteciyken “sıradan” bir muhabir gibi yaşayanlardandı, gitti.&nbsp;</p>

<p>Sürekli Basın Kartı sahibi Celal Başlangıç, bir süredir amansı hastalığa yakalanıp tedavi gördüğü Almanya'nın Köln kentindeki bir hastanede hayatını kaybetti.</p>

<p><a href="https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2024/05/1714722091422-whats-app-image-2024-05-03-at-10.39" rel="nofollow" title=""><img alt="" height="338" src="https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2024/05/1714722091422-whats-app-image-2024-05-03-at-10.39" width="500" /></a></p>

<p><em>1989 Ocak ayı. Sol başta Cizre'nin Yeşilyurt Köyü Muhtarı Abdurrahman Müştak,<br />
soldan ikinci, dönemin Cumhuriyet Güney İlleri Bürosu Temsilcisi Celal Başlangıç,<br />
sağ başta SHP'li vekiller Fuat Atalay ve Cüneyt Canver. Muhtar Müştak dışkı<br />
yedirme olayını anlatıyor. (Fotoğraf: Cengiz Mumay)&nbsp;</em></p>

<h2><strong>KİMDİR?</strong></h2>

<p>Celal Başlangıç, 1956 yılında İstanbul’da doğdu. Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’ndan 1978 yılında mezun oldu. Gazeteciliğe 1975 yılında Ege Ekspres gazetesinde başladı. Daha sonra sırasıyla Demokrat İzmir (1977) ve Politika (1979) gazetelerinde çalıştı. 1981 – 1984 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinin Adana Bölge Temsilciliği, İç Politika Servis Şefliği, Yazı işleri Müdürlüğünü yaptı. Evrensel gazetesinin kurucu genel yayın müdürü oldu. Radikal gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Başlangıç, T24, Gazete Duvar, bianet, Haberdar gibi yayın organlarında yazdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çok sayıda gazetecilik ödülü sahibi olan Başlangıç’ın Kanlı Bilmece, Hayatın Rengi Gökkuşağı, Hayata Söylenmiş Şarkılar, Korku Tapınağı, Trilye’den Yusufeli’ne Adatepe’den Derik’e Hayat Ağacıyla Yaşayanlar isimli kitapları bulunuyor.</p>

<p>Başlangıç, gazeteci&nbsp;<strong>Ayşe Yıldırım</strong>&nbsp;ile evliydi.</p>

<p>Başlangıç, özellikle 1990'lı yıllarda Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşanan hak ihlallerine dikkat çeken haberleriyle tanınmıştı. Şırnak'ın Cizre ilçesi Yeşilyurt Köyü'nde gerçekleşen ve askerlerin köylülere dışkı yedirdiğini ortaya çıkaran haber ile geniş kitlelerce tanınan Başlangıç, hazırladığı dikkat çekici haber dosyaları ve röportajlarla Türkiye basın tarihinde önemli bir yere sahip oldu.</p>

<blockquote>
<p>12 Eylül 1980 darbesi sonrası dönemde Türkiye'de insan hakları ihlalleri ve işkence haberleriyle büyük yankı yaratan, tarihe geçen "Mardin Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği" haberiye dünya medyasında da gündem yaratan Celal Başlangıç, geride "onurlu bir yaşam" bırakarak hayata veda etti (Mardin Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği" haberinin hikayesi:&nbsp;<strong><a href="https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/gece-yarisi-telefon-olay-dogru-jandarma-hem-dovmus-koyluleri-hem-de-bok-yedirmis,30027" rel="nofollow" target="_blank">Hasan Cemal tarihe geçen haberin hikâyesini yazdı | Gece yarısı telefon: Olay doğru, jandarma köylülere bok yedirmiş!</a>)</strong></p>

<h3><a href="https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2024/05/1714709861054-cb.jpg" rel="nofollow" title="Celal Başlangıç"><img alt="Celal Başlangıç" data-kiosked-context-name="kskdUIContext_01hwz6wpjzj47yfs518bq56pwn" height="450" kioskedhash_production="12280_5227ec912ea92dca4faa1038fbbc50cd" src="https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2024/05/1714709861054-cb.jpg" width="800" /></a></h3>

<h2><strong>KİM NE DEDİ?</strong></h2>

<p><strong>Türkiye Gazeteciler Cemiyeti</strong>&nbsp;Yönetim Kurulu, Celal Başlangıç’ın vefatının ardından başsağlığı mesajı yayınladı. Mesajda “<em>Uzun yıllar mesleğimize başarıyla hizmet veren üyemiz Celal Başlangıç’ı kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Meslektaşımızın ailesine ve basın topluluğumuza başsağlığı diliyoruz”</em>&nbsp;denildi.</p>

<p><strong>Dicle Fırat Gazeteciler Derneği:</strong>&nbsp;<em>"Gazeteci Celal Başlangıç, Almanya'nın Köln kentinde bir süredir kanser tedavisi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Başlangıç, gazeteciliği ile meslektaşlarına örnek bir gazeteciydi. Her daim özgür basın mücadelesinin yanında olan bir gazeteciydi. Hakikati kendisine ilke edinip sadece gerçekleri yazmakla kalmayıp aynı zamanda hakikat için mücadele eden bir gazeteciydi. Değerli meslektaşımızın vefatını üzüntü ile öğrendik, ailesine ve meslektaşlarına başsağlığı diliyoruz."</em></p>

<p><strong>Çağdaş Gazeteciler Derneği</strong>: "<em>Hiç korkmadan, cesurca yaptığı haberleriyle genç kuşaklara örnek olan, Derneğimizin İstanbul Şube başkanlığı görevini bir dönem yürüten meslektaşımız Celal Başlangıç'ı kaybettik. Dostlarına ve ailesine baş sağlığı diliyoruz."</em></p>

<p><strong>DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Avukat Öztürk Türkdoğan</strong>: Gazeteci Celal Başlangıç’ın vefatı nedeniyle basın camiasına, ailesine ve sevenlerine başsağlığı dilerim. Kürtlere ve muhaliflere yönelik hak ihlallerini haberleştiren ve takibini yapan mücadeleci bir iyi gazeteciydi. Devri daim olsun.</p>

<p><strong>DEM Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu:</strong>&nbsp;Allah rahmet eylesin. Gerçek bir gazeteciyi. Gerçekleri yansıtmada dürüst, cesur ve onurlu. Usta gazeteci Celal Başlangıç hayatını kaybetti.</p>

<p data-kiosked-context-name="kskdUIContext_01hwz6wpjzq8tb1qxc59z1jqfc" kioskedhash_production="12280_d953cd1baf5d969c1089f4149ad7efb4"><strong>Gazeteci- Yazar Ahmet Nesin:</strong>&nbsp;45 yılda neler yapmadık ki Celal Başlangıç, güldük, içtik, birbirimizden haber atlattık, beraber mücadele ettik, tartıştık, kavga ettik ama şimdi sersem sepelek dolaşacağım bütün gün. Herşey geride kaldı ama güzelliğin hep yanımda.</p>

<p><strong>Gazeteci Mahmut Bozarslan</strong>: Kürtler bir dostlarını daha kaybetti... 1990’lı yıllardan beri gerçeğin, adaletin, insan haklarının, özgürlüğün, demokrasinin peşinde koşmaktan vazgeçmeyen Celal Başlangıç hayata veda etti. Hem de çok manidar bir günde, Dünya basın özgürlüğü gününde....Yıllarca uğruna mücadele ettiği basın özgürlüğü gününde... Işıklar içinde uyusun....</p>

<p><strong>Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş:</strong>&nbsp;90’lı yıllarda ciddi gazetecilik yapmak ölümle kol kola gezmekti. Celal Başlangıç gözünü budaktan hiç sakınmadı. Hak haberciliği yaptı, demokrasi ve özgürlük kavgası verdi. Dünya basın özgürlüğü gününde vefat haberini aldık. Cesaretinin önünde saygıyla #CelalBaşlangıç</p>

<p><strong>Gazeteci İsmail Saymaz:</strong>&nbsp;Celal Başlangıç da gitti. Celal abi, insan hakkı ihlallerine ilişkin sayısız haber ve yazı yazdı. Seçkin bir gazeteci, emek ve demokrasi mücadelesi veren bir aydındı. Radikal’de birlikte çalışmaktan hep gurur duydum. Ruhu şad olsun.</p>

<p><strong>Sanatçı Ferhat Tunç:</strong>&nbsp;Bu sabah önüme düşen bir haberin derin üzüntüsüyle uyandım. Sürgünde yaşayan sevgili dostumuz, arkadaşımız gazeteci Celal Başlangıç’ı kaybetmişiz. Doksanlı yılların o karanlık günlerinde tanıdım kendisini. Boşaltılıp ateşe verilen köylerin ve evlerinde alındıktan sonra haber alınamayan insanların izini sürüyordu. Faili meçhul cinayet ve katliam haberleriyle dolu geçen o karanlık günlerin aydınlatılması için çabaladı yıllarca. Hakikatlerin izini sürerken onu hep yanımızda gördük. Sadece bir gazeteci değil, iyi bir araştırmacı ve kalemi güçlü bir yazardı. En önemlisi de vicdanlı ve sevgi dolu yüreğiyle arkadaşımız, yoldaşımızdı. Ah sevgili Celal, şimdi çekip gitemenin sırası mıydı... Çok üzgünüm sevgili dostum. Oysa sözümüz vardı; bu sürgün bitecek ve biz Munzurun kenarında sabaha kadar türküler söyleyecektik.</p>

<p><strong>Gazeteci- Yazar Hayko Bağdat:</strong>&nbsp;Celal Abi'yi kaybettik. Çok üzgünüm. Sürgünlerde ömrünü tamamladı. Ayşe Abla'ya, tüm sevenlerine baş sağlığı dilerim...</p>

<p><strong>Gazeteci Fehim Taştekin:</strong>&nbsp;Sevgili Celal Başlangıç da aramızdan ayrıldı. Üzgünüz. Meslek büyüğümüz, arkadaşımız, ağabeyimiz, dostumuz… Özlemle anacağız.</p>

<p><strong>Eski CHP Milletvekili, Gazeteci Barış Yarkadaş:</strong>&nbsp;Gazeteci dostumuz, ağabeyimiz Celal Başlangıç’ı kaybettik. Başlangıç, 80’li yıllardaki korku iklimini dağıtan cesur haberleriyle bilinirdi. Askerlerin Yeşilyurt’ta köylülere dışkı yedirdiğini yazarak toplumu derinden sarsmıştı. O dönem bunu yazabilmek çok büyük bir cesaret gerektiriyordu. Celal Abi ile Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) İstanbul Şubesi’nde birlikte çalıştık. Her zaman yanımızda oldu. Onu hep güzel hatırlayacağız.</p>

<p><strong>Gazeteci Çiğdem Toker:</strong>&nbsp;'80 darbesinin karanlığını cesur dosya haberleriyle aydınlatan, iyi yürekli meslek büyüğümüzdü. Celal Başlangıç' ı Dünya Basın Özgürlüğü Günü'nde kaybettik.</p>

<p><strong>Gazeteci Erk Acarer:</strong>&nbsp;Ustamız Celal Başlangıç’ı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içerisindeyim. Uzun süredir kanser denen illetle mücadele ediyordu. Gerçek bir abi, iyi bir insan, çok başarılı bir gazeteciydi. Yeri dolmayacaklardan…</p>

<p><strong>Akın Birdal:</strong>&nbsp;Gazeteci denilince, Dost denilince ilk akla gelen ve insan hakları ihlallerinin tanıklığı ve duyurumu ile bilinen can Celal Başlangıç’ı sürgünde yitirmişiz. Eksikliğini her zaman duyacağız. Ah Kardeşim, çok üzgünüz.</p>

<p><strong>Gazeteci Gökçer Tahincioğlu:</strong>&nbsp;Tarihe geçen haberlere imza attı. Kalemini hep haktan, ezilenden yana kullandı. İyi ki geçti bu dünyadan.</p>

<p><strong>Yazar Semih Gümüş:</strong>&nbsp;Celal Başlangıç da öldü. Doğruydu, dürüsttü, gazeteciliğin yüzaklarındandı, değerliydi. Çok üzücü. Sevenlerinin başı sağ olsun.</p>

<p><strong>DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları:</strong>&nbsp;Yaptığı haberlerle halklara karşı işlenmiş suçları aydınlatmaya ömrünü adayan usta gazeteci Celal Başlangıç'ı kaybettik. Türkiye halkları onu dik duruşu ile hatırlayacak. Ailesinin ve sevenlerinin başı sağ olsun.</p>

<p><strong>Yapımcı Armağan Çağlayan:&nbsp;</strong>''Gittiğiniz yer gül bahçeleriyle, eşitlikle dolu olsun sevgili Celal Başlangıç…''</p>
</blockquote>

<p><em><strong>www.netturk.com.tr</strong></em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>ANALİZ'HABER, KİTAP'YAZ, KİTAP'OKU, MEDYA'ZADE</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/bir-guzel-insani-daha-kaybettik-1</guid>
      <pubDate>Sat, 04 May 2024 13:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/05/2-kopyasi-19.png" type="image/jpeg" length="24866"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[# Büyük övgüyü hak ediyorlar]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/buyuk-ovguyu-hak-ediyorlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/buyuk-ovguyu-hak-ediyorlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Büyük övgüyü hak ediyorlar!]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>NET TÜRK TV</p>

<p>IMF Türkiye Masası Şefi James Walsh, TCMB’nin para politikasını sıkılaştırma ve finansal sistemi reforme etme konusunda uzun bir yol kat ettiğini, faiz oranlarını bu kadar yükselterek, para politikasını ve finans sektörünün verimliliğini engelleyen birçok mali düzenlemeyi de basitleştirdiği için büyük övgüyü hak ettiğini söyledi.</p>

<p>Ekonomi gazetesine konuşan Walsh geçtiğimiz ay yapılan Bahar Toplantıları sırasındaki görüşmeyle ilgili olarak da “Orada bir program hakkında konuşmadık, IMF’den kredi düzenlemesine ilgi olduğuna dair hiçbir işaret almadık. Politikalar hakkında fikir alışverişinde bulunuldu, hepsi bu“ şeklinde konuştu.</p>

<p>Uluslararası Para Fonu (IMF) Türkiye Masası Şefi James Walsh TCMB'nin para politikasını sıkılaştırma ve finansal sistemi reforme etme konusunda uzun bir yol kat ettiğini; faiz oranlarını bu kadar yükselterek, para politikasını ve finans sektörünün verimliliğini engelleyen birçok mali düzenlemeyi de basitleştirdiği için büyük övgüyü hak ettiğini söyledi. Walsh, bir yıl önce bana “Türkiye'de faizler bir yılda yüzde 50 olur mu? diye sorsaydınız muhtemelen bunun pek mümkün olmadığını söylerdim” dedi. Bu yılsonu için enflasyon tahminlerinin TCMB'nin biraz üzerinde olduğunu ancak önemli olanın Türkiye'de enflasyonun bu yılın ikinci yarısında düşeceği konusunda hemfikir olmaları olduğunu belirten Walsh, “TCMB ile enflasyonun düşeceği konusunda hemfikiriz” şeklinde konuştu.</p>

<p>TCMB’nin enflasyonu düşürmek ve finans sektörünü serbestleştirmeye devam etmek için çalıştığını, ancak sürecin karmaşık olduğunu belirten Walsh atılan adımların etkisini görmenin biraz zaman aldığını belirtti. Bahar Toplantıları’nda Türkiye'ye ilgi duyan birçok yatırımcıyla konuştuklarını belirten Walsh “Duyduğum mesaj şuydu: Reformlar iyi ve doğru yönde gidiyor” ifadesini kullandı. Walsh Gita Gopinathın paylaşımındaki görüşmede kendisinin de bulunduğunu belirterek, “Ben de o toplantıdaydım. Orada bir program konuşmadık, IMF’den herhangi bir kredi düzenlemesine ilgi olduğunu gösteren hiç bir işaret almadık. Politikalar hakkında fikir alışverişinde bulunuldu, hepsi bu” dedi.</p>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p>

<p align="center"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU, ANALİZ'HABER, DAVA, SORU'YORUM</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/buyuk-ovguyu-hak-ediyorlar</guid>
      <pubDate>Thu, 02 May 2024 11:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/05/2-58.png" type="image/jpeg" length="15863"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Terk edilmiş kentlerde iz bırakan hayaletler]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/terk-edilmis-kentlerde-iz-birakan-hayaletler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/terk-edilmis-kentlerde-iz-birakan-hayaletler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<p>Nis Tuğba Çelik’in ilk öykü kitabı 'Karanlıkta Kanto', Ekim 2023’te Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Gaye Keskin'den 'Karanlıkta Kanto'ya ilişkin detaylı bir inceleme yazısı Duvar'da yayınlandı.&nbsp;</p>

<blockquote>
<h2><u><strong>Gaye Keskin</strong></u></h2>

<p>Nis Tuğba Çelik’in on beş öyküyü ‘Köpek’, ‘Ev’, ‘Hayalet’, ‘Karın’ ve ‘Çocuk’ isimli beş ayrı başlık altında okura sunduğu 'Karanlıkta Kanto', sisin durmaksızın arttığı, adımlarımızın zaman zaman yerden uzaklaştığı, kulaklarımızda uğuldayan seslerin nereden geldiğini seçemediğimiz bir yolculuk sunuyor bize. Üstelik bu yolculukta Julio Cortázar’a, Edgar Allan Poe’ya, Agnès Varda’ya rastlıyor, gerçek ve gerçeküstü arasındaki diyalektik çizgide nefeslenip felsefi bir güzergah buluyoruz kendimize: Dur ve üzerine düşün.</p>

<p><strong>YALNIZLIĞIN RESMİ</strong></p>

<p>Nis Tuğba Çelik’in 'Karanlıkta Kanto'ya hayat veren öyküleri, Edward Hopper resimlerinin kelimelerle yeniden tasarlanması gibi. Terkedilmiş sokaklara, metruk binalara, tek başınalığının sarsıcı karamsarlığındaki insanlara bakıyor; onları bugüne getiren gerçekliklerin ne olduğunun kaygısına düşüyor ve yazarın zamanı farklı şekillerde eğip bükmesiyle gerçekliklere ulaşıyoruz. Yazar bazen tek bedenden üç ayrı zamanın insanını çıkarıyor, bazen bedensiz insanları kalabalığa karıştırıyor. Bir bakıma yalnızın yalnızlığını tıpkı Edward Hopper gibi etkileyici arka planlarla bize veriyor.</p>

<p><strong>KÖPEK</strong></p>

<p><em>"Ölüm zamanın içine bırakılan, taklidi imkânsız, en sahici heykeldir."</em></p>

<p>Kitabın ilk bölümü 'Köpek'; 'Ölü', 'Attore ile Melek' ve 'Cortázar’ın Köpeği'ne ev sahipliği yapıyor. 'Köpek', ilk öykü 'Ölü'deki şu cümleyle açılıyor: "Asıl şu patikayı merak ediyorum. Tırmanabilecek misin?" Anlatıcının patikayı tırmanırken karın içindeki ölü köpeği fark edip kaburgalarına sakladığı ve ölü köpeğin metaforik olarak anlatıcıyı, patikanın da ilişkiyi temsil ettiği öykü, sevgilisi tarafından ilişkinin son nefesini solumak zorunda bırakılan anlatıcının şu son sözüyle perdesini kapatıyor: "Sana demedim, sakladım; seninle son kez yürüdüğümüz patika yolda yaşamak istemiş kar yağan o gece. Yolunu kaybetmiş ölü, yavru bir köpek…"</p>

<p>'Attore ile Melek', ninesi tarafından büyütülen bir çocuğun hasta yatağında karşılıyor bizi. Çocuk, köpeği Attore’nin yasını tutarken, ateşler içinde kıvrandığı yatağından anlatıyor hikayesini. Attore’nin peşinden ninesinin yasakladığı genelev sokağına girdiği ve orada gördüğü kadından olağandışı biçimde etkilendiği günü şu sözlerle aktarıyor: "…kadının yüzündeki zayıflıktan gözümü alamadım. Dudakları kemana benziyordu; sağ tarafı daha kabarık, sol tarafı daha inceydi. Konuşsa sanki dudaklarının iki tarafından farklı sesler çıkacak, iki farklı insan duyulacak gibiydi." Öykünün başında ninesinden sakladığı sırrın etkisinde olan anlatıcı, ilk paragrafta ninesinin terlik sesini gürültülü diye tanımlıyor ve düğümler sökülüp sırların üzerindeki örtüler kaldırıldığında yani öykünün sonunda, terliklerin sessizleştiğini fısıldıyor.</p>

<h4><strong>EV</strong></h4>

<p><em>"Döneriz elbet. Bin bir halde…"</em>&nbsp;Kitabın 'Ev' isimli bölümü; 'Vo. ve Lekesi', 'Çalınan' ve 'Kırmızı ile Yeşil' isimli üç öykünün çatısını oluşturuyor.</p>

<p>Bölümün ilk öyküsü 'Vo. ve Lekesi’nde ana karakteri, duvardaki erguvan rengi lekeyi silmeye çabalarken buluyoruz. Ancak leke, beze yayılmaya başlayınca ve ana karakter, lekeyi oradan yok etmenin yolunu çekice sarılmakta bulunca, hikayenin etkileyici atmosferine katılıyor ve yazarın şu cümleleriyle lekenin ardındaki gerçekliğin farkına varıyoruz: "Vo’ya başkasına aşık olduğunu söylediği zaman bahardı ve bu konuşmayı, üzerinde kıştan leke kalmış duvarın önünde yapıyordu. Konuşurken gözlerinin içine bakamadığı için duvardaki lekeye bakarak anlatıyordu."</p>

<p>'Çalınan', yazarın ayaklarımızı tam anlamıyla yerden kestiği öykülerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. Evlerinden üniformalılar tarafından sürülmüş insanların ardındaki hiçliği, anlatıcının gözünden aktaran yazar, hikayenin içine üç insan bırakıyor. Biri anlatıcı, diğeri çocuk, diğeri de yaşlı. Aynı ipin üzerinde yürüyen bu insanların kim oldukları hikayenin sonuna kadar muamma. Ancak anlatıcının yıllar sonra geri döndüğü evine bakarak fısıldadığı şu cümleler, kimliğine dair soruları bertaraf etmeye ve yerimizde huzursuzca kıpırdanmamıza yeter: "Yeni ölmüş, içi dışı bir hâlâ. Kudretsiz. Ölü kanatlarından biri pembe plastik poşetin kulpuna saplanmış. Kırlangıç poşetten önce eriyecek yine de. Üstlerine beyaz bir ev dikecekler, içine dolaplar, kutular, sırlar, çekmeceler koyacaklar. O çekmecelerden biri ansızın açıldığında kırlangıç kanat çırpıp göklere kavuşur mu, bilmem. O şimdilik ölü, poşete takılmış."</p>

<h5><strong>HAYALET</strong></h5>

<p><em>"Her hikaye kendine başlar, kendine kapanır ama unutma başkasını örter."</em></p>

<p>Kitabın üçüncü bölümü 'Hayalet', birbiriyle bağlantılı üç öyküye hayat veriyor: 'Awumbuk', 'Ses Kayıt', 'Karanlıkta Kanto'.</p>

<p>'Awumbuk', anlatıcının sayıkladığı ceketin noksanlığıyla başlıyor ve anlatıcı, sevgilisinin kaldığı son otele giderek, cekete ulaşmanın yolunu arıyor. Anlatıcının sokak sokak terzileri dolaştığı ve ceketi bulmaya çabaladığı 'Awumbuk', anlatıcının sevgilisinin ses kayıtlarına ulaştığımız yerde bitiyor ve hikaye 'Ses Kayıt'la devam ediyor. Bu kez 'Awumbuk’taki anlatıcının sevgilisi, ana karaktere dönüşüyor. Siyah elbiseli kadın ve beyaz tüylü kedinin sayfalar boyunca bize eşlik ettiği bu öyküde yazar, ana karakterin ses kayıt tuşuna basarak fısıldadığı şöylesi cümlelerle tekinsizliği pekiştiriyor: "Bütün güzellikler başka bir çağın güzelliğine benziyor. Bütün kötülükler hep bu çağda olurmuş gibi…" 'Ses Kayıt’ta karşılaştığımız siyah elbiseli kadın, bölümün son öyküsü 'Karanlıkta Kanto'da Kantocu Sona olarak karşımıza çıkıyor ve Sona’nın hayaleti öykü boyunca, kızına ulaşarak onu kayıkla eve götürmenin yollarını arıyor. Kitaba adını ve kapak fotoğrafını veren bu öyküde yazar, karanlığı Sona’nın topuklarıyla oyuyor ve onun nefessizliğinden arta kalan mutsuzlukları üzerimize bocalayarak şöyle fısıldıyor: '"O çocuk nerede," diyor. Onu bulabilse belki gözünü kırpabilecek. "Bir gece de olsa gözlerini sonsuzluğa kapatabilen ne bahtiyardır" diyor.'</p>

<p><strong>KARIN VE ÇOCUK</strong></p>

<p><em>"O andan sonra şehirdeki bütün yüzler, sesler, binaların cepheleri iç gıcıklayıcı bir şekilde aynılaşmaya başladı."</em></p>

<p>‘Karın’ bölümündeki üç öykü şöyle: ‘Karnın Arkeolojisi’, ‘N.’ ve ‘Kanarya Sancısı’.</p>

<p>Bölümün ikinci öyküsü ‘N.’, anlatıcının şu cümlesiyle başlıyor ve bizi Dostoyevski imzalı bir Rus romanının bükülmüş gerçeğine, başka bir evrendeki haline götürüyor: "Sevgili N. Sizi önce okudum mu yoksa gördüm mü, bilemiyorum.” Anlatıcının, Dostoyevski’nin Nastasya’sını kendi zamanındaki hayali bir kahramana dönüştürdüğü ve kimseye anlatamadıklarını ona anlattığı öykü, “…yatakta dönüp dururken öldürmeyi hayal ediyorum,” cümlesinin kılavuzunda devam ediyor ve anlatıcı, N.’yle kendini içselleştirerek, iki yüz yıl evvel yalnızca bir romanda yaşamış bu kahramana şöyle fısıldıyor: “Koltuğunuzun altından bir inci yere düştü. Adamlardan biri yerden inciyi alıp size uzattığında, inci keskin parlak bir bıçağa dönüştü. Hiç tereddütsüz karnınıza sapladınız, kanamıyordunuz. Yüzünüzdeki ifade bir an olsun değişmedi. Acıyı karnınızı deşmeden çoktan yaşamış gibiydiniz. Kabarık eteğinizden kan akmıyordu; sanki camdandınız, parçalanıyor, kırılıyor ama kanamıyordunuz."</p>

<p><em>"Bütün oluyoruz. Sana karşı bütün mahalleli halaya duruyoruz.”</em></p>

<p>Çocuk bölümündeki öyküler ise; 'İlk Aşk', 'Gözyaşı Şişesi' ve 'İtalyanca Çocukluk'.</p>

<p>'İlk Aşk', küçük bir kız çocuğunun kendinden büyük birine duyduğu platonik aşkı; şenlikli bir sokak düğünündeki kalabalığın içinde, yapayalnız kaldığı bir günde anlatmasıyla yol alıyor. Sevdiği adamın taşınmasına eşlik eden bakışlarıyla geçmişin puslu sayfalarını aralayan anlatıcı, yaralarını kabuklarından soyup bize şöyle gösteriyor: "Belki de böyle istedin; gidişin davul zurnayla olsun. Davulcu tokmağı her vurduğunda tenimde bir yarık açılıyor; zurna, efsunlu sesiyle beni artık içinde senin olmadığın felaket dolu bir geleceğe hazırlıyor."</p>

<p><strong>KARANLIKTA KANTO</strong></p>

<p>Nis Tuğba Çelik’in öyküleri, zaman zaman bir diğerine selam veren öğeler içerse de (taraça, leke, ölü hayvan, ceket, gözyaşı şişesi…) 'Hayalet' bölümü dışında birbirlerinden tamamen bağımsız.</p>

<p>Bu bağımsızlık boyunca, eklektik bir gerçeklikle topuklarını yere, yumruklarını kalçalarına vuran kantocular gibi karakterlerin sesleri boğazlarını yırtarak çıkıyor: Tiz, berrak, ahenkli. Sonra Nis Tuğba Çelik ışığı kısıyor ve topuklar yeri bulamamaya, sesler gırtlaklarda sıkışmaya, soluklar kesilmeye başlıyor. Bazı karakterler ölüyor, bazıları susuyor, bazıları ise karanlıkta dans etmeye alışıyor. Ama genel olarak Edward Hopper’ın resimlerindeki o insanlar kalıyor geriye. Omuzları çökmüş, başları önlerine düşmüş, mutsuzlukları bedenlerini aşacak kadar büyümüş insanlar.</p>

<p>'Karanlıkta Kanto', Hopper resimleri dışında bir şeyi daha anımsatıyor. Jean-François Lyotard’ın üstanlatılarındaki farklılıkları akla getiriyor. Dogmalardan, mistisizmden, acıdan aydınlanmış insan özgürlüğünü ve toplumun yüzleşmesi gereken sorunları. Mistik öğelerin hikayeler boyu bizimle olduğu 'Karanlıkta Kanto’da yazar, sırlı gümüşü okura çeviriyor ve tıpkı karakterlerine yaptığı gibi bizim karnımızda da ağaçlar büyütüyor, ölülerimize dokunduruyor, geçmişimizin insanlarının dogmatik yüzlerini yeniden gösteriyor. Kendimizle yüzleşmemizi ancak toplumu başka bir zamana ertelememizi öğütlüyor. Sonra yazar, eteğini savuruyor, ayaklarını yerde hafifçe kaydırıyor ve perdeyi kapatıyor.</p>

<p>Biz mi? Kimimiz müziği duymaya, kimimiz dans etmeye devam ediyoruz.</p>

<p><strong>SON SÖZ</strong></p>

<p>Bronz geyik heykellerinin, aynılaşan imgelerin, karnıyla öğrenenlerin, ölü hayvanları bedeninde taşıyarak onlara dönüşenlerin, evleri çalınanların ve dahi hayatından olanların öyküleri saklı 'Karanlıkta Kanto’da.</p>

<p>Gözlerimiz karanlığa alışmaya başladığında ve adımlarımız birbirini kovaladığında Nis Tuğba Çelik, Cortázar’dan yaptığı şu alıntıyla bizi bize bırakıyor ve karanlığın sesini şöyle açıyor: "Her insan rüyasında ölmüşlerini görür ve onları sağ görür, oturup yazmamın sebebi, bu değil; yazmamın sebebi biliyor olmam, ama bildiğim şeyin ne olduğunu açıklayamıyorum."&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(Duvar,&nbsp;18 Ocak Perşembe 2024)</p>
</blockquote>

<p><strong>www.netturk.com.tr</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>DAVA, KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/terk-edilmis-kentlerde-iz-birakan-hayaletler</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jan 2024 20:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/02/kent-2.jpg" type="image/jpeg" length="92343"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[# Birinci zenginimiz kim?]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/turkiyenin-en-zengini-murat-ulker</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/turkiyenin-en-zengini-murat-ulker" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>NET TÜRK TV</strong></u></p>

<blockquote>
<p>Forbes, Türkiye'nin en zengin 10 ismini sıraladı. Forbes'a göre, SASA'nın patronu İbrahim Erdemoğlu, servetinin yarısını kaybederek zirveyi Murat Ülker'e kaptırdı. İşte Türkiye'nin en zengin 10 ismi...</p>
</blockquote>

<p>Amerikan iş dünyası dergisi Forbes, dünyanın en zengin 500 insanının yer aldığı Forbes 500 listesini yayınladı.</p>

<p>Forbes'a göre, Türkiye'nin en zengin 10 ismi de belli oldu.</p>

<p>Listenin zirvesinde 5,2 milyar dolarlık servetiyle Murat Ülker yer aldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Geçtiğimiz yıl Türkiye'nin en zengin insanı olan SASA'nın patronu İbrahim Erdemoğlu, bir yıl içerisinde servetinin yarısını kaybederek liderlik koltuğunu Murat Ülker'e kaptırdı.</p>

<p>İbrahim Erdemoğlu'nun 5,3 milyar dolarlık serveti yarı yarıya eriyerek 2.5 milyar dolara geriledi ve listede 5. sırada yer aldı.</p>

<p><em><strong>İşte Türkiye'nin en zengin 10 kişisi:</strong></em></p>

<p>1. Murat Ülker (5.2 milyar dolar)</p>

<p>2. Semahat Sevim Arsel (2.9 milyar dolar)</p>

<p>3. İpek Kıraç (2.8 milyar dolar)</p>

<p>4. Mustafa Rahmi Koç (2.6 milyar dolar)</p>

<p>5. İbrahim Erdemoğlu (2.5 milyar dolar)</p>

<p>6. Erman Ilıcak (2.4 milyar dolar)</p>

<p>7. Ferit Faik Şahenk (2.4 milyar dolar)</p>

<p>8. Filiz Şahenk (2.2 milyar dolar)</p>

<p>9.&nbsp;Ali Erdemoğlu (2.2 milyar dolar)</p>

<p>10. Nihat Özdemir (2 milyar dolar)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/turkiyenin-en-zengini-murat-ulker</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jan 2024 14:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/01/2-20.png" type="image/jpeg" length="65146"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Edirne'de dijital dolandırıcılık bilgilendirme eğitimi]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/edirnede-dijital-dolandiricilik-bilgilendirme-egitimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/edirnede-dijital-dolandiricilik-bilgilendirme-egitimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Edirne İl Jandarma Komutanlığı, dijital dolandırıcılık faaliyetlerinin engellenmesine yönelik bilgilendirme çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.<strong>Erdoğan DEMİR / EDİRNE (İGFA) - </strong>Edirne'de Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Enez ilçesine bağlı Küçükevren ve Gülçavuş köylerinde bulunan vatandaşları bilgilendirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
<p>Eğitimlerde, siber farkındalık, güvenli internet kullanımı, tarım aleti dolandırıcılığı ve sosyal medya kullanımında dikkat edilecek hususlar hakkında bilgiler verildi. Vatandaşlara, sosyal medyadaki sahte hesaplara dikkat etmeleri, kişisel bilgilerini paylaşırken dikkatli olmaları ve telefonla gelen mesajlara itibar etmemeleri gerektiği hatırlatıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>DAVA, KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/edirnede-dijital-dolandiricilik-bilgilendirme-egitimi</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jan 2024 10:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/01/agency/igf/edirnede-dijital-dolandiricilik-bilgilendirme-egitimi.jpg" type="image/jpeg" length="85751"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Konya'dan 182 milyon TL sosyal katkı]]></title>
      <link>https://www.netturk.com.tr/konyadan-182-milyon-tl-sosyal-katki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.netturk.com.tr/konyadan-182-milyon-tl-sosyal-katki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, Selçuklu, Karatay ve Meram belediyeleri ile şehir merkezinde ortak uyguladıkları Sosyal Kart Projesi ile 2023 yılında 31 ilçede 129 bin 406 haneye; 181 milyon 960 bin lira değerinde sosyal destekte bulunduklarını belirtti.<strong>KONYA (İGFA) - </strong>Konya Büyükşehir Belediyesi, “Konya Modeli Belediyecilik” anlayışıyla sosyal belediyecilik alanında da örnek olmaya devam ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
<p>Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, şehir genelinde altyapı ve fiziki yatırımların yanı sıra ihtiyaç duyulan her alanda toplumun tüm kesimlerinin yanında olmaya gayret gösterdiklerini söyledi.</p>
<p>Şehri imar ederken yardımlaşma ve dayanışma gibi çok önemli toplumsal değerlerin de artırılması ve korunması yönünde çeşitli çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Başkan Altay, “Sosyal destek konusunda yaptığımız çalışmalarla ihtiyaç sahibi hemşehrilerimizin her daim yanında oluyoruz. Bu doğrultuda uyguladığımız Sosyal Kart, ihtiyaç sahiplerinin Konya’daki tüm marketlerden alışveriş yapmalarına imkan tanıyan önemli bir uygulama. Şehrimizin hiçbir noktasında ihtiyaç sahibi kimseyi bırakmamak için tüm imkanlarımızı seferber ediyoruz. Selçuklu, Karatay ve Meram belediyelerimiz ile şehir merkezinde ortak uyguladığımız Sosyal Kart Projemizde 2023 yılında 129 bin 406 haneye; 181 milyon 960 bin lira değerinde Sosyal Kart desteğinde bulunduk. Bunun dışında 2023 yılında su faturası ve ulaşım desteğimiz 6 milyon 302 bin lira oldu. Yine, geçtiğimiz yıl ilkokuldan üniversite hazırlığa kadar 154 bin 320 öğrencimize 84 milyon 387 bin lira eğitim desteği sağladık” dedi.</p>
<p><strong>SOSYAL KART LİMİTLERİ ARTIRILDI</strong></p>
<p>İhtiyaç sahiplerine daha fazla destek olabilmek adına 2024 yılında Sosyal Kart limitlerini artırdıklarını kaydeden Başkan Altay, Sosyal Kart’tan faydalananlara destek olmaya devam edeceklerini dile getirdi. Konya Büyükşehir Belediyesi, nüfusu 2’ye kadar olan ailelere 2024 yılında aylık 2 bin lira; 3 ve 4 nüfuslu ailelere 2 bin 500 lira; 5 ve üzeri nüfusu olan ailelere ise aylık 3 bin lira Sosyal Kart desteğinde bulunacak.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>DAVA, KİTAP'OKU</category>
      <guid>https://www.netturk.com.tr/konyadan-182-milyon-tl-sosyal-katki</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jan 2024 10:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://netturkcomtr.teimg.com/crop/1280x720/netturk-com-tr/uploads/2024/01/agency/igf/konyadan-182-milyon-tl-sosyal-katki.jpg" type="image/jpeg" length="95114"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
