NET TÜRK TV /YORUM

2010’dan beri neredeyse her yıl bir kez ya genel ya yerel seçim ya da referandum için sandık başına gidiyoruz. Kimliklere, kutuplaşmalara sıkışmış siyasi zeminde kaç seçim yaparsak yapalım sonuç değişmiyor. Seçim değil aslında her seferinde kimlik sayımı yapıyoruz. O nedenle ne ekonomik kriz ne yaygınlaşan yolsuzluk ne de artık iyiden iyiye kalıcılaşan yoksulluk ve adaletsizlik seçmen tercihlerini etkileyebiliyor

Bekir AĞIRDIR

Var olan siyasi iklimden, siyaset diye tanımladığımız siyasi alışkanlıklardan hepimiz çok yorulduk.

Siyasi iklim hepimizin aklını ve ruhunu esir aldı. Zihni ve duygusal siyasi ambargolar, hayatın her alanındaki gayretimizi, beklentimizi, umudumuzu ya da geleceğe dair kaygılarımızı şekillendiriyor. Siyasetçiler, medya ve hatta sosyal medyada mesaj yazan herkes, her birimizi önce pozisyonumuzu açıklamaya zorluyor. Yalnızca siyasetle aktif ilgilenenler değil akademisyenler de sivil toplum aktivistleri de önce siyasi pozisyonlarını açıklamak zorundalar sanki. Hatta ses sanatçıları, sinema ve edebiyat insanları, sporcular bile önce siyasi pozisyonlarından değerlendiriliyor. Beğeniler, tebrikler ya da protestolar icra edilen konudaki işe, kaliteye göre değil siyasi pozisyonlara göre şekilleniyor.

Sıkıldık, yorulduk hep beraber. Siyasetten uzaklaşalım duygusu, haberleri izlemekten vazgeçmek içimizi serinletmiyor. Elbette bu durumun haklı sebepleri de var ama asıl mesele daha çok siyaset olarak tanımladığımız alanla, konuyla ilgili sanıyorum. Siyaset esas itibarıyla meselelerle mücadele etmek, gidişata dahil ve müdahil olabilmek çabalarıyla ilgili. O nedenle fikir ve ifade özgürlüğünden örgütlenme özgürlüğüne, propaganda özgürlüğünden protesto hak ve özgürlüğüne dek bir dizi yasal çerçeve içinde şekilleniyor.

Temel sorun şu ki bizdeki siyasi kültür ve alışkanlıklar meselelerle mücadele üzerinden değil kişisel rekabet ve kimlikler üzerinden şekilleniyor. Özgürlükler konusunda ise genişlemeyi değil daha çok kısıtlama ve baskıyı esas alan bir iktidarla karşı karşıyayız. Partiler siyaset erbabının değil, siyaset esnafının elinde. Siyasetin finansmanını konuşamıyoruz bile. Siyasetin finansmanı için yolsuzlukları değil yolsuzluk için siyasetin öncelendiği, örgütlendiği bir dönemden geçiyoruz. Ne siyasetin ne de siyasi aktörlerin itibarı kaldı. Siyaset esnafı siyasetin itibarını yükseltme yerine daha da itibarsızlaştırmanın peşinde.

Kimliklere, kutuplaşmalara sıkışmış siyasi zeminde kaç seçim yaparsak yapalım sonuç değişmiyor. Genel seçim de olsa yerel seçim de olsa dinamikler, aktörler, söylemler, sonuçlar hep aynı. Seçim değil aslında her seferinde kimlik sayımı yapıyoruz. O nedenle ne ekonomik kriz ne yaygınlaşan yolsuzluk ne de kalıcılaşan yoksulluk ve adaletsizlik sayısal bakımdan seçmen tercihlerini etkilemiyor. Doğal olarak bu durum siyasi iktidarı oluşturan zihni koalisyonun yararına çalışıyor. Giderek daha da siyasetten uzaklaşmamız, örgütlenmekten kaçınmamız, özgürlüklerimizi kullanmaktan kendi rızamızla vazgeçmemiz isteniyor. Her bir siyasi karar, söylem, düzenleme siyasetsizleşmeyi derinleştiriyor. Gündelik hayatın ve sade bireyin denetiminden, ihtiyaç ve talep baskısından kurtulan siyaset esnafı daha da vasatlaşmak için, alışkanlıklarını sürdürebilmek için aradığı fırsat alanını buluyor.

Çıkmaz sokaktayız çarenin kendisi sorun haline geldi

Halbuki yaşadığımız tüm sorunların çözüm anahtarı siyaset dediğimiz alanın ve aktörlerinin elinde. Çözümler için yeni kurum ve kurallara, yeni kurum ve kuralları oluşturabilmek için siyasi irade ve kararlara, siyasi irade ve karar için siyasi uzlaşmalara, siyasi uzlaşmalar için müzakere süreçlerine, müzakere süreçleri için fikir, ifade, örgütlenme özgürlüklerine ihtiyacımız var.

Siyasi zemin beslenme özelliğini kaybetti. Ne yeni bilimsel ve teknolojik gelişmeler, ne yeni sorunlar ve tartışma alanları ne de yeni insanlardan beslenme kapasitesi kalmış, kendi içine gömülmüş ve siyaset profesyonellerinin eline geçmiş bir siyasi yapı ile karşı karşıyayız. Adeta çıkmaz sokaktayız, çare olması gereken yapının kendisi sorun haline dönüşmüş durumda. Bu süreç yalnızca Türkiye’ye özgü de değil. Her ülkede benzer bir çıkmaz sokakta siyasi sıkışma, yeni siyaset ve yeni siyasetçi arayışı var. Bugüne bir günde gelinmedi elbette. Son yirmi yıldır yaşananlar, teknolojik sıçrama, yerkürenin ritim değişikliği ve insanlardaki, toplumlardaki değişime ayak uyduramamak, değişimi, dönüşümü yönetememek meselesi karşımızdaki.

Ülkenin de dünyanın da son 15-20 yılı oldukça çalkantılı geçiyor. ABD ve dünya tarihinin en ölümcül terör eylemi olarak kabul edilen 11 Eylül 2001 saldırıları tarihin seyrini değiştirdi. Bu saldırıların ardından önce ABD, ardından tüm Batı dünyasında terörizmle mücadele diye başlayan değişim, askeri doktrinleri, uluslararası hukuku, diplomasiyi, ülkeler arası ilişkileri kökten değiştirdi. Daha önemlisi ABD ve Batı’nın saldırılara verdikleri tepkinin dozu, tonu ve şekli, önce Afganistan, ardından Irak işgalleri dünyanın gidişatı üzerinde saldırılar kadar büyük değişiklikleri de tetikledi. Bilerek ya da bilmeyerek yapılanların ardından Batı ile Müslüman coğrafya arasında hem siyasi hem de kültürel büyük bir kırılma gerçekleşti. Ardından 2008 küresel ekonomik krizi, sonrasında bugüne kadar yaşananlarla içinden çıkılamayan bir ekonomik sistem krizine dönüştü. Küresel ekonomik düzenin var olan kurum ve kuralları hala da yapısal krizi çözmeye yetmiş değil.

Yaşlanmış Avrupa, kendi krizinden kurtulamamış Avrupa Birliği, yeni normları, yeni hikayeyi üretme kapasitesi tıkanmış Batı ile yeni bir hikaye iddiası olmayan yalnızca Batı’yı taklit ederek Batı ile mücadele etmeyi iş edinen Doğu arasında yeni bir bölüşüm kavgasına sıkıştı dünya. Bu büyük kırılmalar ve sonuçları kadar hemen her yıl ve her coğrafyada krizler, gerilimler, savaşlar sürüyor. Henüz kimse sistemli bir yeni ütopya yazabilmiş değil. Umutların değil korkuların egemen olduğu küresel siyasi zemin farklı ton ve karakterlerde gibi görünse de popülist, lümpen siyasi hareketlerin egemenliğine girdi. Adeta popülistlik kalıcılaştı, solcusu sağcısıyla, tüm siyasi aktörlerinin zihni ve söylemi popülizmden beslenir hale geldi.

2007’den bu yana siyasi kutuplaşma derinleşiyor

Paralel biçimde Türkiye’de aynı büyük kırılmaların siyasi sonuçlarını bire bir yaşadı, yaşamaya devam ediyor. 12 Eylül darbesinin ardından büyük göç, kentleşme, sanayileşme, teknolojiyle tanışma gibi dinamiklerle hızlanarak yaşanan toplumsal modernleşme toplumsal ve bürokratik yasal dokuyu zorladı. Diğer yandan günün siyasi aktörleri toplumsal değişime paralel kurum ve kurallarıyla yeni bir yapısal değişimi ne tasarlayabildi ne de hayata geçirebildi. Ülke 28 Şubat darbesi, 1999 Marmara depremi ve 2000-2001 ekonomik krizleriyle bir bakıma dibe vurdu.

2002 genel seçimlerinde o güne değin İslamcı hareketten beslenmiş AK Parti sayısal bakımdan güçlü bir iktidar fırsatı yaşadı. İktidarın yaptıkları ya da yapamadıkları, İslamcı karakteri ve söylemi nedeniyle toplumun bir kısmının psikolojik ve siyasal direnci giderek kutuplaşmaları tetikledi. 2007 seçimlerinden itibaren yaşananları siyasal kutuplaşmanın derinleşerek toplumsal ve kültürel farklılıkların gerilimlerine, kutuplaşmalarına dönüşmesi olarak tanımlayabiliriz.

2010’dan beri neredeyse her yıl bir kez ya genel veya yerel seçim ya referandum ya da cumhurbaşkanlığı için sandık başına gidiyoruz. Gündelik hayatın dertleri ve meşakkatlerinden çok siyasetin bunları nasıl algıladığı, nasıl dillendirdiği belirliyor zihnimizi. Kültürel kimliklerimiz ve hayat tarzlarımız ideolojilerden, meselelere dair çözüm fikirlerimizden, önerilerimizden daha çok şekillendiriyor siyasi tercihlerimizi.
Sözünü ettiğim bu tıkanıklık ağırlıklı olarak sade bireylerden çok “etkilenenleri etkileme kapasitesi, mahareti” olan kesimlerde gözleniyor. Sade bireyler kendi dertleri ve meşakkatleri içinde gündelik hayatın boğuşmalarıyla meşguller. Etkilenenleri etkileme potansiyeli olan kesim içinde belirledikleri, güvendikleri, kendilerine referans aldıkları noktaları, kişileri, siyasetçileri belirlemişler, yalnızca onları izleyerek ve kültürel kimliklerinden şekillenen kaygılarıyla siyasi tercihlerini belirliyorlar.

Sıkıştığımız kozalardan çıkmak zorundayız

Bu duygusal ve zihni çıkmazdan kurtulmanın yolu öncelikle siyaseti düşünme tarzımızı değiştirmek, siyasete dair algılamalarımızı aktörlerden meselelere çevirmek. Aslında önerdiğim zihin dünyamızda siyasi alanı genişletmek. Aktörlerden, çıkmazlardan ibaret siyasi tanım ve algılardan kurtulup hayatın her alanının siyasi olduğunu, her alanda dahil ve müdahil olmamız gereken meselelerimiz olduğunu fark etmek.
Kendi rızamızla sıkıştığımız mahallerden, kozalardan çıkmak ve meselelerle mücadele etmek konusunda yeni bir enerji üretmek zorundayız. Ancak böylesi bir çabayla etkilenenleri, etkileme kapasitemizi çoğaltabiliriz.

Ayak bastığımız yerde, sorumlu olduğumuz alanda üretmek, daha çok üretmek zorundayız. Daha çok şarkı, daha çok roman, daha çok sportif başarı, daha çok marka, daha çok proje, daha çok sivil toplum ağı üretmek, oluşturmak zorundayız. Ayak bastığımız yerde, sorumlu olduğumuz alanda daha da “iyi” olmak zorundayız. Daha çok iş birlikleriyle kapasite ve maharetlerimizi çoğaltabilir, meselelere müdahil olma hünerimizi geliştirebilir, nicelik ve nitelik olarak ürettiğimizi de etkisini de çoğaltabiliriz. Ancak böyle başarı biriktirebiliriz. Heybemizde, sırtımızda çoğalan başarı hikayeleriyle etkileme kapasitemizi, itibarımızı yükseltebiliriz. İnadına hayat, inadına yeni bir siyasi tutum ve davranış diyebiliriz, demeliyiz de.

Alın teriyle çalışarak başarı imkansız gibi

Bunların bir kısmı bu köşenin okurları için yabancı söylemler değil aslında. Kendimi tekrar pahasına yazma nedenim hafta sonu yaşadıklarım oldu. Hafta sonu liseden mezuniyetimizin 50’nci yılını kutlamak için bir araya gelmiştik. Bizler Denizli Lisesi’nde parasız yatılı okuyan öğrencilerdik. O tarihlerde ülkede parasız yatılı okumak şeklinde bir politika vardı. Ekonomik durumu yetersiz olan ve bir sınavda belirlenmiş barajı geçen çocukların eğitimini devlet üstlenirdi. cumhuriyetin bu topraklardaki en büyük başarılarından birisi olan “eğitimde fırsat eşitliği” bu yöntemle sağlanıyordu. Biz parasız yatılı öğrenciler normal lisede ve diğer öğrencilerle bir arada okuduk.

Hiçbirimiz bir kursa, bir dershaneye gitmedik ama hepimiz iyi üniversitelerde okuma imkanı yakaladık. Yine hepimiz üniversite eğitimlerimizi devletin öğrenci kredileriyle ya da öğrenciyken çalışarak tamamladık. Hafta sonu gördüğüm tüm arkadaşlarım mesleklerinde başarılı olmuş insanlardı. Ve hala hepimizin burnu memleketin geleceği için sızlıyordu.

Bugün ne ekonomik eşitsizlik mağduru bir çocuğun parasız yatılı imkanı var ne de okuduğu yerel okullardan mezun olup, sonrasında ülkenin önemli üniversitelerini kazanma imkanı var. Dolayısıyla alın teriyle çalışarak ve ahlaklı insan olarak hayatta ekonomik başarıyı yakalama şansı son derece azalmış durumda.

Eğitimde fırsat eşitliği aynı zamanda sosyal hareketin, refaha ulaşmanın, ekonomik gelir seviyesini yükseltmenin ön koşulu. Bugün yoksulluk kalıcılaşıyorsa, yoksulluk mirasa dahil oldu ise bunun en büyük nedenlerinden birisi eğitimde fırsat eşitliğinin kalmamış olması. Bugün eğitim üzerinden yakalanan fırsatlarla, ahlaklı insan olarak başarmak neredeyse mümkün değil. Ahlak ve alın teri yerine bir partiye ve hatta mümkünse iktidar partisine dahil olmak ya da bir çeteye dahil olmak daha kolay bir yol gibi görünüyor genç kuşaklara. Örneğin devletin boşalttığı bu alanı en yoğun biçimde istismar eden tarikatlar. Daha önceleri yaşanan 15 Temmuz benzeri melanetleri üreten, devlet içine sızan tarikatların en büyük insan devşirme mekanizması da eğitimde fırsat eşitliğindeki bozulmayı istismar etme yöntemlerini geliştirmiş olmaları. Hala da öyle.

Var olan eğitimin içeriği, kalitesi üzerine yazmama ise gerek yok, köşe komşum Selçuk Şirin her hafta yazıyor durumun vahametini. Örneğin, kozalardan çıkmak, umutsuzluğu aşmak, meselelerden taraf olmak için eğitim özellikle de eğitimde fırsat eşitliği konusunda yapılabilecek çok ama çok şey var. Bir kişinin ya da bir şirketin 10 veya 100 öğrenciye burs vermesiyle baş edemeyeceğimiz devasa bir mesele bu. O nedenle daha çok iş birliği, daha çok kaynak, daha çok öğrenciyi hedefleyen bir alanda yapılabilecekler her gün siyasi aktörlerle meşgul olmaktan daha anlamlı olabilir. Memleketin ve hepimizin geleceği için inadına hayat, inadına yeni bir siyasi tutum ve davranış, inadına iyi olmak, inadına üretmekten başka yolumuz yok.